22 Eylül 2016 Perşembe

Selma ve Gölgesi / Peyami Safa | Kitap Yorumu


SELMA VE GÖLGESİ

Yazarı : Peyami Safa

Türü : Polisiye / Gizem

Yayım Yılı : 1941

Puanım : 3/5



Sizin de son vapurunuz varsa hemen gidiniz. Ben karşımda saatin ve dünyanın unutulmasını istiyorum.

Herkese merhaba!

Hatırlar mısınız bilmem ama ben bu yılın başında, klasik kitap okuma maratonu yapmaya çok hevesliydim. Listemi de büyük heyecanla hazırlamıştım. Yaz aylarında çok kitap okurum diye bol keseden atmıştım ama bu hevesim ne yazık ki okul dönemi kapanınca söndü gitti. 

Neden ben de bilmiyorum ama özellikle klasikler yaz ayında hiç okunmuyor, size de öyle geliyor mu? 

Neyse, eylül ayının gelmesiyle kendimi yenilenmiş hissediyorum. En azından klasikleri yeniden okuyabildiğimi fark ettim; özellikle de yerli klasiklerimizi.

Peyami Safa'nın Server Bedi takma ismiyle yazmış olduğu Selma ve Gölgesi bir arkadaşımın hediyesiydi. Adını daha önce hiç duymamıştım. Yazarın birçok kitabı kitaplığımda bulunuyor, kitaplar bana değil, anneme ait olsa da onun sayesinde yazara aşinayım. 

Yazarın polisiye türünde eserler verdiğini biliyordum, lisedeki edebiyat derslerimizden. Özellikle Cingöz Recai serisiyle fazlasıyla ünlü biri Peyami Safa. Fakat ben daha önce hiç bu türde verdiği eserleri okumadım.

İlk kez bir Server Bedi polisiyesi okumama rağmen şunu söyleyebilirim ki, Peyami Safa bu türün de hakkını vermiş bence. Kitabı yazmış olduğu dönemler de göz önüne alındığında ne denli başarılı yapıtlar ortaya koyduğu gün gibi ortada. Kendisine bir kez daha hayran oldum ve bu türde verdiği eserleri de okumak istiyorum. 

Selma ve Gölgesi, bir adamın ölüm korkusuyla başlıyor, aşık olduğu kadından gelecek bir ölümün korkusuyla. Kitap boyunca bu duygu öylesine baskın ki diğer romanlarına nazaran çok yoğun ruhsal çözümlemeler kullanmamasına karşın bunu açık seçik hissedebiliyor okuyucu. Olayların akış hızı, karakterlerin iç dünyasının anlatımı, gerilimin dozu öylesine yerindeydi ki kitabı okurken hiç sıkılmadım. 

Sanırım bu, okuduğum en akıcı Peyami Safa kitabıydı. Yazarı daha önce okuduysanız bilirsiniz, okuyucuyu genellikle anlatımıyla esir alan, üslubuyla etkileyen bir yazardır kendisi. Kitapta süslü bir anlatım yok. Yazar kesinlikle sanat, edebiyat kaygısı içinde değil. Buna rağmen yine de onun kaleminin hissiyatını satırlar arasında ayırt edebiliyorsunuz. 

Dediğim gibi kitaba baskın tema ölüm korkusu. Bunun için oluşturulan gizemli karakter karanlık, kapanık ve buna rağmen insanı çeken bir kadın. 

Kitabın en sevdiğim yeri sonu oldu. Olayların çözümlenişi, nedenleri, arka planı beni gerçekten tatmin etti. Polisiye bir romanın bitmesi gereken şekilde bitti.

Sadece kitabı bitirip kendi kendime düşünürken bu konuyu Gabo'nun eline versek, nasıl bir öykü çıkardı diye sormadan edemedim. Özellikle o sonu Marquez'in kaleminden okusam, okurken deli gibi ağlar, günlerce de aklımdan çıkaramazdım. 

Aynı etkiyi Peyami Safa yaratamaz demiyorum. Türünden dolayı yazarın amacı duygusal bir etki yaratmak değil zaten. 

Sadece bir düşündüm ve öykünün büyülü gerçekçilikle daha etkileyici olabileceğine kanaat getirdim. Eğer kitabı okuduysanız ve Marquez'in kalemini de seviyorsanız, sizin fikrinizi de merak ediyorum bu konuda. Sadece ben mi böyle düşünüyorum?

Gizem türünde kitaplar okumayı seviyorsanız bence bu kitaba da şans vermelisiniz. Özellikle kurgulanan kadın karakter çok ilginç bir tipti bence. Ölüm ve aşk hakkındaki fikirleri beni düşündürmedi değil. 

Peyami Safa'yı seviyorsanız, zaten kesinlikle okumalısınız!

Unutmadan, eğer yazardan hiç kitap okumadıysanız ve bir yerlerden başlamak istiyorsanız çok iyi bir başlangıç kitabı olabilir Selma ve Gölgesi. Yazarın dram ve yalnızlığı işlediği diğer yoğun romanlarından başlamak belki ağır gelebilir. Söyleyeyim dedim :')


...

Siz Selma ve Gölgesi'ni okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın.

20 Eylül 2016 Salı

Ne Var Ne Yok? | Eylül 2016


Herkese merhaba!

Sonbahar nihayet geldi, çok mutluyum. Tatil bitti diye biraz üzülüyorum ama sonbaharı, yağmurları, özellikle soğukları çok özledim. İzmir'de en azından geceleri biraz serinlemeye başladı. Hiç yoktan sıcaktan uyuyamama sorunum ortadan kalktı. 

Hem neler yapıyorum bir yazıp dökeyim hem de yaz ayının bir kritiğini yapayım istedim. 



- Bu covera kafayı takmış durumdayım. Siz de dinleyin!-

Bu yaz da her seferki gibi çok hızlı geçti. Özellikle ağustos ayı ne zaman başladı, ne zaman bitti hiç anlayamadım. En uzun gelen aysa temmuz oldu benim için. 

Yaz için yaptığım planlara yine çok uyamadım. En büyük amacım her ay bir Almanca kitap okumaktı ama bırakın Almanca kitabı, İngilizce olarak bile hepi topu üç tane kitap okumuşum ki bunlardan ikisi çocuk kitabı kategorisindeydi. Bu konuda gerçekten çuvalladım, kabul ediyorum.

Şu sıralar, Almanca olarak Charlie und die Schokoladenfabrik kitabına başladım ama ne yazık ki bu kitabı yaz ayına dahil edemiyorum. Resmen bahara kaldı kitap kelimenin tam anlamıyla 
:D


-evet, rezilim-


Bitirmek istediğim diziler konusunda da başarılı değildim. Ygs-Lys döneminde izlemeyi bıraktığım ama devam etmek istediğim birçok dizi var, fakat sadece Supernatural'a bu fırsatı verebildim. Bir sezonu koskoca bir ayda bitiremedim, yarısına anca gelebildim. 

İzlemek istediğim animelerin, K-dramaların da listelerini yapmıştım ama o konuda da fıssss..

Daha fazla Kore dizisi izleyebilmiş olmayı dilerdim, tablo beni üzdü açıkçası..

Bu yaz cidden kusana kadar film izlemişim. Tam tamına 30 tane. Bu hesaba göre her üç günde bir film izlemişim. Ne kadar boş vaktim varmış siz düşünün artık -_- 

En büyük üzüntümse yazma konusunda vasat bir yaz geçirmiş olmam. Belki daha önce hiç bahsetmedim ama bir seri üzerinde çalışıyorum. Hem de yıllardır. Fakat okul dönemlerinde bu çalışmalarıma yoğunlaşamıyorum. Bu odak problemi de hikayede olay örgüsü açısından kopukluklara neden oluyor. 

Bu yüzden kitapları toparlayıp son haline getirmek bu yaz için en büyük amacımdı. Fakat ne yazık ki bu boş vakitlerin fırsatını bilemedim ve öyle yarım yamalak kaldı yine kitaplarım. Hepsi hala taslak halinde, ne zaman doğru dürüst düzenleyeceğim hiç bilmiyorum. Bırakın bastırmayı, son hallerini elimde tutabilsem kuş olup uçarım mutluluktan :D




Neyse, yaz ayı genel olarak böyle tembellik ve miskinlik yaparak geçti. Tek memnun olduğum konu kitap okuma konusunda çok da rezalet bir mevsim geçirmemiş olmam. Bu yaz 25 tane kitap okumuşum. 30 olsa daha iyi olurdu evet, ama yazımın yarısı - blogumu takip edenler bilir - Erasmus stresiyle geçti. 

Sözü gelmişken, Erasmus hakkımdan da feragat ettim. Tüm yaz ayı bu konuda çok sancılı geçti benim için. Belirsizlik hissi çok sıkıntı verdi bana. Kalacak yer bulma konusunda çok büyük bir problem yaşadım. Bu yüzden de sonunda feragat etmeye karar verdim. Umarım böylesi benim için daha hayırlı olur. Olur dimi? ^^




Bu yılki derslerimi büyük bir hevesle seçtim ve en heyecanlı olduğum da Edebiyat ve Mitoloji adlı ders. Bilgi paketinde yazanlar insanı çok fazla heveslendiriyor. Umarım beklentilerimi karşılayan, verimli bir ders olur ve hayal kırıklığına uğramam. 

Bayram sıradan geçti, son yıllarda bayramların her günden hiçbir farkı yok benim için. Yine de üzülmüyorum bu duruma pek. Ailemle olduktan sonra mutlu olmak için başka bir nedene ihtiyacım yok çünkü :')


...

Sizin yazınız nasıl geçti? Planladığınız şeyleri yapabildiniz mi?

Yeni dönem için planlarınız neler?

Benimle paylaşın!




17 Eylül 2016 Cumartesi

En İlgi Çekici 7 Kitap İsmi


Herkese merhaba, çoktandır yazmadığım En Yedi taslaklarının arasında kayboldum :D


Bu listelerimi çok seviyordum ama nedense uzun zamandır unuttum gitti ve mim yazıları filan derken hazırladığım birçok liste taslaklarda tozlandı. 

Artık bu yazı dizisine her ayın 17'sinde bir liste eklemeyi düşünüyorum. En Yedi, ayın on yedisi, çaktınız? :D

Neyse...

Öyle kitaplar görüyorum ki hakkında hiçbir şey bilmeden, sadece adıyla o an okumak istiyorum hemen. Adı insanda bu etkiye neden olan yedi kitaplık bir liste yaptım. İşte o kitaplar;


14 Eylül 2016 Çarşamba

Profesör / Charlotte Bronte | Kitap Yorumu

Profesör

Yazarı : Charlotte Bronte

Çevirmeni : Gamze Varım

Türü : Klasik

Yayım Yılı : 1857

Puanım : 4/5

Mantıksız olmak, duygusuz olmaktan daha iyidir.


Herkese eylül ayının ilk kitap yorumuyla merhabaa!

Bu kitapla beraber Charlotte Bronte'nin çevrilmiş tüm kitaplarını okudum. Zaten yazarın dilimize tercüme edilen üç eseri var; Jane Eyre, Villette ve pek de bilinmeyen Profesör. ( Yorumları için kitapların ismine tıklamanız yeterli )

Blogumu takip edenler bilir, Charlotte Bronte benim en sevdiğim klasik edebiyat yazarıdır. Sadece Jane Eyre için bile favorimdir kendisi. Diğer kitaplarını da okuduğum ve hepsini de sevdiğim için kendimi inanılmaz mutlu hissediyorum. İçimde hala Shirley'i okuyamadığım için bir boşluk hissi olsa da onu da en kısa zamanda okumayı çok istiyorum. Neden çevrilmediğine de anlam veremedim aslında, Profesör'den daha tanınmış bir eser halbuki.

Neyse, kısacası Profesör Bronte'nin - Türkçe olarak - okuduğum son kitabı olduğu için okuduğum süre içinde hem çok heyecanlı hem de çok buruktum. Okumayı bilerek uzun tuttum ki hemen bitmesin, yazarın üslubunun tadını doya doya çıkarayım. Yetti mi? Tabii ki hayır. 


Romancılar kendilerine hiçbir zaman gerçek yaşamı incelemekten usanma izni vermemelidir.

Klasik kitapların olayı şu ki; bazen çok klişe bir olayı konu alıyorlar, gerçekten kurgunun ne yönde işleyeceğini açık seçik görüyorsunuz ama sizi büyüleyen şey sadece yazarın anlatımı oluyor. Evet, bu duygunun yanına bir de Bronte'nin her kitapta insanı ters köşe etmesini ekleyince kitaplar olağanüstü bir hal alıyor. 

Bu, aslında yazarın ilk yazdığı romanı. Jane Eyre'den bile önce kaleme alınmış, Jane Eyre'in başarısından sonra bile hiçbir yayınevinin basmaya yanaşmadığı bir kitap Profesör. Roman ancak 1957 yılında, Bronte öldükten sonra kocası tarafından bastırılabilmiş. 

Diğer iki kitabında olduğu gibi Profesör de yazardan büyük izler taşıyordu.  Brüksel'de geçirdiği zaman bu kitabı yazmasına ilham kaynağı olmuş yazarın. Önceden de söylediğim gibi Bronte'nin yaşantısından yansımaları kitaplarında görmek okurken bana büyük keyif veriyor ve kendimi yazara daha da yakın hissetmemi sağlıyor. 

Kitabı diğer ikisinden ayıran en büyük özellik, hikayenin okuyucuya erkek bakış açısıyla aktarılıyor oluşu. Bunun çok büyük bir fark yarattığını söyleyemeyeceğim. Çünkü yazarın diğer kitaplarında da ağır basan mesele, burada da aynı. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, başarmak için durmadan çabalayan, farklılıklarına aldırmadan kendi bildiğini okuyan bir ana karakteri barındırıyor Profesör. 


Yaşamın ortasında ölümdeyiz.

Dikkatimden kaçmayan bir şey de kitapta Bronte'nin kendi düşüncelerini ana karakterine yüklemenin önüne geçememiş olmasıydı. Ben bunu çok yanlış bulmuyorum tabii ama gördüğüm, okuduğum yorumlara bakınca bazı insanların onun düşüncelerinden rahatsız olduğunu, bunun bir önyargı yaratabileceğinden korktuklarını gördüm. 

Olay şu ki, Charlotte Bronte bir Protestan ve kitaptaki ana karakter Katolik insanların çoğunlukta yaşadıkları bir yerde bulunuyor. Gözlemlerini aktarırken çarpıklıkları, kötü, olumsuz durumları insanların mezheplerine bağlıyor. Yazarın bunu yaptığına Villette romanında da dikkat etmiştim. Orada Katolikleri kötülemek gibi bir amacı olmamakla birlikte, bir Protestan'ın Katolikler tarafından ne gözle görüldüğüne, farklı mezheplerin birbirleriyle olan çekişmelerine vurgu yapmak istediğini düşünmüştüm. Buna rağmen bu romanda, doğruyu söylemek gerekirse, Katolik okuyuculara nahoş gelebilecek cümleler vardı ne yazık ki. 

Bu durumun ana karakterden nefret edilmesine neden olması ise çok farklı bir mesele. Hele hele bu yüzden yazara kin beslemek, onu kötülemek, eserini aşağılamak çok başka bir boyutta artık. Çünkü böyle düşünen insanlar var, neden böyle düşünen bir kitap karakteri olamasın ki? Yazar mükemmel bir karakter yaratma zorunluluğunda da değil. Ben ana karakterin bu olumsuz özelliğini gayet gerçekçi ve doğal buldum, hele de yaşadığı dönemi göz önüne alırsak. Bir anlamda kitap döneminin zihniyetini de yansıtıyor aslında. 

Dediğim gibi bu gibi durumlar yüzünden yazardan nefret etmek biraz aşırı geliyor bana. 

Okurken bunlara pek kafa yormamıştım ama yorumları okuyup bu konu üzerinde ne çok şey yazıldığını görünce çok şaşırdım. Hatta bir yorumda, kitabevlerinin bu mesele yüzünden kitabı basmaya yanaşmadıklarını öne sürüyordu biri. Doğru da olabilir. Kim bilir?


Ölümlülüğü insana hep köstek olur.

Her neyse, Hunsden ve William arasındaki arkadaşlık çok hoşuma gitti. Keşke daha çok diyalogları olsaydı çünkü bana hiç yeterli gelmedi. Hunsden'ın mizacı çok ilginçti. Onun düşüncelerini daha fazla okumak isterdim gerçekten. Bronte'nin eserlerindeki, kendini hafiften hissettiren ince mizahı çok seviyorum. 

Kısacası, bu kitabı okuyup bitirdiğim için çok memnunum, fakat bir taraftan da hüzünleniyorum. Shirley'i okumak için sabırsızlansam da henüz hiçbir klasiği ana dilinde okumadım. Bu yüzden gözüm korkmuyor değil. Yine de her şeyin bir ilki vardır ve bu konuda ilkin Charlotte Bronte olması olayı daha özel hale getiriyor açıkçası. 

Kitabı mutlaka okumalısınız diyemiyorum, ne yazık ki. Dediğim gibi, eğer bir kitapta aradığınız en önemli şey anlatımsa ancak o zaman Profesör'den keyif alabilirsiniz. İnsanı merakta bırakan, beklenmedik olayların olduğu, vurucu bir sona sahip ya da ne bileyim, kıskanılası bir aşk hikayesini barındıran bir kitap değil bu çünkü. 

Jane Eyre'i okuduysanız, arkasına Villette'i de okuyup beğendiyseniz Profesör'ü de beğenirsiniz. 

Charlotte Bronte'nin anlatımına alışık değilseniz belki kitap sizi sıkabilir de. Dediğim gibi okuma sırası aynen böyle olmalı diye düşünüyorum. 

İki gündür nasıl yorumlayacağım diye kendimi kasıp durdum ama yazdım işte bir şeyler. Umarım çok sıkmamışımdır. Şimdilik hoşça kalın ve iyi bayramlaaar!





Siz Profesör'ü okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

11 Eylül 2016 Pazar

Pazar 6'lısı : 6 Adımda Kendi Kitabını Oluştur



Herkese mutlu pazarlarrr!

Sanırım bu son musmutlu pazarımız -_- Neyse...

Bugünün teması size de çok yaratıcı gelmedi mi? Ben yazmak için sabırsızlanıyorum ve ortaya nasıl bir şey çıkacak çok merak ediyorum doğrusu. Öyleyse, başlayalım.






1. Adım : İsim

Kitapların ismi, okurları ilk bakışta cezbeden şeylerin başında gelir. Bu yüzden çarpıcı bir isim bulmak gerekir ki bu da kolay bir iş değil bana göre. Ben kitabımın isminin içinde saklı bir şeyler olmasını isterdim. Kitabı okuduktan sonra bile insanların isimle kitaptaki hikaye arasındaki ilişkiyi anladıklarında, "vayy bee" demelerini... Hatta çoğunun anlayamayıp çoook sonra kafalarına dank etmesini isterdim. Anladınız siz :D




2. Adım : Kapak

İşin ticari yönünü tamamen saf dışı bırakmak istiyorum, çünkü şimdi düşününce bir yazar olarak kitabımın kapağına bakılarak satın alınıp okunmasını hiç istemezdim ben. Bu yüzden kitabımın kapağının düz bir renkte - belki birkaç desen, motif, süslemeler olabilir üzerinde - sert ciltli olmasını isterdim. Ben kişisel olarak böyle kitapları daha çok merak ediyorum. Sizce de çok gizemli durmuyorlar mı? İçlerinde sakladıkları muhteşem bir şey varmış da dikkat çekmek istemiyorlarmış gibi?







3. Adım : Tür

Kitabımın sağlam temellere oturtulmuş, güçlü, köklü bir arka plana sahip fantastik bir kurguya sahip olmasını isterdim. Okuyanı bulunduğu mekandan, zamandan alıp götürebilsin, kendi içinde onun kaybolmasını sağlasın, başka her şeyi unuttursun isterdim. Neil Gaiman olmak isterdim :D 





4. Adım : Karakterler

Karakterlerimi, her birinin bir uç noktası olacak fakat hepsinin kendi içinde tutarlılığını koruyacağı bir şekilde kurgulardım. Yaratacağım karakterler ne olağan ne de çok olağan dışı olurdu. Kalemime, onları şekillendirmeye, dahası okunmaya değecek tipler yaratırdım. En önemlisi ana karakterim, okuyanların aklından çıkmayacak, uzun zaman geçse dahi benzetmelerinde onu kullanacakları bir tip olurdu. İyi ya da kötü...



5. Adım : Olay Örgüsü

Okuyucuyu birden etkisi altına alıp ilk cümleden kendine bağlayan kitapları ben de seviyorum. Fakat bu sefer insan kitaptan hep aynı tempoyu bekliyor ve kitabın seyri yavaşlayınca da hayal kırıklığına uğruyor. Bu yüzden ben tam tersi olsun isterdim. Yavaş başlayıp kurguyu sindirirdim ve sonra birden, tam da okuyucuların hiç beklemedikleri bir anda tempoyu hızlandırır, onları hazırlıksız yakalardım. Böylece kitapta epey bir ilerlemiş olurlardı ve sonunu daha çok merak ederlerdi. Öyle yani...



6. Adım : Son
Bir kitabın akılda kalıcılığı anlattığı hikaye kadar o hikayenin nasıl sonlandığıdır. Ben yazdığım kitabın illa ki mutlu bitmesini istemez, bunun için uğraşmazdım. Sonun gerçekçi olması için elimden geleni yapardım. Açık uçlu sonlardan çoğumuz nefret ediyoruz ama kabul etmem gerekirse öyle sonlar benim yüzümde hep bir gülümseme oluşturuyor. Belirsizlikten de bahsetmiyorum tabii ki.

Yine de o sonun birazını okuyucunun hayal gücüne bırakmak çok güzel bir jest değil mi aslında? 

Bir de okuyucunun üstünde şu etkiyi bırakmasını isterdim. Hani bitirdikten sonra ne yapacağını bilememe durumunu dibine kadar yaşamalarını. ^^








Siz de altı adımda kendi kitabınızı oluşturun!

Gerçekten çok eğlenceliydi benim için.

Linklerinizi de aşağıya yorum olarak bırakın, keyifle okurum. 

Şimdiden herkese iyi bayramlaaaar!






10 Eylül 2016 Cumartesi

Muggle Çekilişi

- Mutluluk... yeni bir kitaptır.-


Herkese ilk Muggle çekilişinden merhaba!

Zaman çabuk geçiyor, öyle ki Ekim ayının sekizinde blogumun birinci yıl dönümü gelmiş olacak. Ben de düşündüm ki bir çekiliş yapmanın zamanı geldi. 

Bu konuda fazla acemiyim, tek bildiğim takipçilerimden birine bir kitap hediye etmek istediğim. Yukarıdaki gibi düşünen insanlardan birini bir kitapla mutlu etmek istiyorum. 

-Kısacası eğer takipçim değilseniz ve çekilişe katılmak istiyorsanız tek yapmanız gereken blogumu takibe almak ve bu gönderinin altına yorum bırakmak :D 

-6 Ekim'den sonra yapılan yorumlar geçerli olmayacak, belirtmiş olayım. 

-Çekilişi kazanan kişiye isteği doğrultusunda aşağıdaki kitaplardan birini hediye edeceğim. 


- Kırmızı Pazartesi / Gabriel Garcia Marquez

- Trendeki Kız / Paula Hawkings

- Martin Eden / Jack London

- İki Hayat Arasında / Jessica Shirvington

- Hobbit / J.R.R Tolkien

- 1984 / George Orwell

- Hayvan Çiftliği / George Orwell

...

Öyleyse başlayalım!

6 Eylül 2016 Salı

Mim : Yaz Sonu


Sanırım yaz ayının bitmesine üzülmeyen nadir insanlardanım. Tatil bittiği için içimde bir burukluk var tabii ama bu sıcakların bitmesini çok uzun zamandır bekliyordum. En azından geceleri kurtardık :D

Yazın enlerini sıraladığımız bu eğlenceli mime beni Esseve Rin - yazını buradan okuyabilirsiniz- ve İlkay - onunkini de şuradan okuyun- davet etmişti. İkisine de çoook teşekkür ediyor, bol bol öpüyorum ^.^ 

Gelelim mime;



-Sohbahara da böyle güzel bir şarkıyla girdim. Siz de dinleyinnn!-



1- Bu yaz okuduğun en güzel kitap

>> Yıldıztozu / Neil Gaiman ( Yorumu için tıktıkk )

2- Bu yaz keşfedip okuduğun en güzel kitap

>> Yusuf ile Züleyha / Nazan Bekiroğlu

3- Bu yaz okuduğun ve sana en büyük hayal kırıklığını yaşatan kitap

>> Venedik'te Ölüm / Thomas Mann ( Yorumu için tıkk )

4- Bu yaz izlediğin en güzel film

>> PK ( Hindistan / 2015 )

5- Bu yaz izlediğin en iyi dizi

>> Roots ( Yorumu için tıkk )

6- Bu yaz dinlediğin en güzel şarkı

>> Passenger / Somebody's Love

7- Bu yazı bir kelime ile tarif et 

>> Beklenmedik?



Mimi yapmayan herkesi yapmaya davet ediyorum. 

Ben mimledim varsayıp siz de bu yazın enlerini listeleyin lütfen..

Linkini de buraya bırakırsanız zevkle okurum. 

Sağlıcakla kalın! :')

1 Eylül 2016 Perşembe

Aylık Rapor | Ağustos 2016

Herkese merhaba,

Ağustos ayı ne çabuk geçti, sizce de öyle mi?

Açıkçası bu ay benim için göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Çok garip şeyler yaşadım kendi içimde, fakat etrafımda değişen pek bir şey olmadı. Çok fazla duygusal değişim yaşadım, dengesiz bir ruh hali içindeydim. Beklemediğim ilişkiler gelişti hayatımda ve ben de buna ayak uydurmaya çalıştım.

Ayın ilk iki haftasında bir okuma bunalımı yaşamıştım fakat neyse ki sadece iki hafta süren bir durum oldu bu. İki hafta bile aslında kitap okuma konusunda büyük bir zaman kaybı ama yapacak bir şey yok, okuyamıyordum. 

Neyse ki sonrada tempomu az çok geri kazandım ve en azından okuma konusunda yeniden mutluyum :D

İşte bu ayın raporu;



OKUNANLAR

- Küçük Kara Balık / Samed Behrengi 5/5

- Bir Şeftali Bin Şeftali / Samed Behrengi 5/5

Bu ikisini Şule ablanın aylık çekilişinden kazanmıştım. İkisi de çok güzeldi, büyük-küçük herkesin okuması gereken, ince ama çok anlamlı kitaplardandı.


- The Night Circus / Erin Morgenstern 5/5

Okuma bunalımı döneminde okumaya çalıştığım, elimde sürünen, ama bitirdiğimde bir o kadar hayran olduğum bir kitap oldu Gece Sirki. Genelde uzun süre okuyamadığım, beni bunalıma sürükleyen kitapları bir daha görmek dahi istemem ama bu kitap gerçekten çok, çok güzeldi. Yorumu için; tıktıkk

- Yağmurla Gelen Mutluluk / Amber L. Johnson 4/5

Kitap fazlasıyla akıcıydı ve tam da olması gereken bir zamanda okuduğum için ilaç gibi geldi bana. Sadece bazı noktalarda hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem gerekiyor. Yorumu için; tıktıkk

- Bir Yaz Gecesi Rüyası / William Shakespeare 4/5

Ağustos Ortası Okuma Maratonu kapsamında okuduğum ilk kitaptı. Bir klasik okumamız gerekiyordu ve ben henüz bir bunalımdan çıktığım için kendimi fazla zorlamak istemedim, bir oyun seçtim okumak için. Shakespeare her zamanki gibi yine beklentilerimi karşıladı. Okuduğum ilk komedyasıydı, bu yüzden biraz garipsedim ama yine de büyük keyif aldım okurken. 


- Kafalarına Bir Kurşun / Wilson&Watz 2/5

Bu çizgi romanı da Şule ablanın çekilişiyle kazanmıştım. Çok büyük hevesle başladığım için fazla sevemedim sanırım. Ehh işteydi.

- Albaya Mektup Yok / Gabriel Garcia Marquez 4/5

Okuduğum en akıcı Marquez kitaplarından biriydi sanırım. Çok güzeldi, anlamlı mesajlar içeriyordu. Kitapta çaresizlik ve ikilem duygusu çok güzel işlenmişti. Marquez seviyorsanız, kaçırmayın, okuyun.

- Hanım Ana'nın Cenaze Töreni / Gabriel Garcia Marquez 4/5

Kitap, bir öykü derlemesiydi. Yine hikaye derlemeleri arasında en sevdiğim kitap olmuş olabilir - ya da ben her Marquez kitabından sonra böyle düşünüyorum :D Hikayeleri hiç sıkılmadan, çoğundan büyük oranda etkilenerek okudum. 

- Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda / Yılmaz Özdil 5/5

Okurken dikkatimi çekti; aralarda insanların dikkatini önemli olaylardan uzak tutmak için basının üzerinde durduğu salak saçma olayları gerçekten de çok net hatırlıyordum. Arka planda kalan daha vahim olaylarıysa hiç görmemişim. Benim yaşlarımdaki insanların özellikle okuması gerekiyor, çünkü o yıllarda anlatılanları, yaşananları anlayacak olgunlukta değildik nesil olarak. Yılmaz Özdil neredeyse yorumsuz bir özet sunmuş, ayrıca dili akıcı ve oldukça sadeydi. Okurken aktardığı vaziyetlerin çelişkisi, insanların umursamazlığı, vurdumduymazlığı, pişkinliği sık sık öfkelendirdi, sinirlerimi bozdu, sinirden güldürdü. Herkesin okuması, okutması gerekiyor diyeceğim ama bakar kör olduktan sonra anlatılanların hiçbir şey ifade etmediği insanlar da vardır, olacaktır ne yazık ki.




İZLENENLER

Filmler

- Night Fare ( 2015 ) 2/5

- In The Blood ( 2014 ) 4/5

- Momentum (2015 ) 5/5

- John Wick ( 2014 ) 5/5

- The Forger ( 2014 ) 4/5

- Focus ( 2015 ) 4/5

- The Man From U.N.C.L.E ( 2015 ) 5/5

- Unknown ( 2011 ) 4/5




Diziler

- W ( K-Drama - 2016 ) 1-9. Bölümler 3/5

Diziye büyük hevesle başladım, herkes gibi ayılıp bayılarak bölümleri bekliyordum ama 8. bölümden sonra mı ne hikayenin gittiği yönü hiç sevmedim. Bir yerden sonra saçmalamaya başladılar gibi geldi, kurgunun içinden çıkılmaz bir hal aldığını hissetmeye başladım ve heves meves kalmadı bende. Belki devam ederim ama sanırım dizinin final yapmasını bekleyip yorumlara bir göz atıp öyle izlerim herhalde. Yeniden hayal kırıklığına uğramak istemiyorum çünkü. 

- Aftermath ( K-Drama - 2014 ) 1/5

Kısa bir dizi diye başlamıştım ki zaten bölümleri sekiz dakikaydı, bayağı şaşırmıştım. Bu yüzden zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz, bölüm birden bitiveriyor yani. Kısacası iki sezon bitirdiğime bakmayın toplam da yaklaşık iki saatte bitirdim diziyi. Ama... Hayatımdan iki saatin dibine kadar ziyan olduğunu düşünüyorum. Uzak durun. Bulaşmayın. 

- Supernatural / 10. Sezon - 1 - 12. Bölümler

Supernatural'ı senelerdir takip ediyordum, ta ki Ygs-Lys dönemi başlayana kadar. Diziyi ziyan etmemek adına, bir de stresli dönemlerimde bir şey izleme hevesim pek olmadığından ara vermiştim diziyi izlemeye. İki sezon geriye düştüm ama bölümleri art arda izlemek ayrı bir zevk vallahi :D Supernatural'ı çok önceden takip eden kesim artık kabak tadı verdiğinden, sıktığından filan bahsediyor ama beni hala sıkmadı, umarım sonuna kadar da sıkmaz çünkü dizinin havasına aşığım.

- Hitler : The Rise of Evil 5/5

Nasıl oldu da bu diziyi bu kadar geç keşfettim bilmiyorum. İki bölümlük minicik bir dizi olan The Rise of Evil ( Kötülüğün Yükselişi ) Adolf Hitler'in Alman halkını nasıl arkasına aldığını, bir diktatör olarak nasıl yükseldiğini anlatıyor. Alışık olduğumuz İkinci Dünya Savaşı belgeseli tarzında bir film değil. Öyle ki Hitler'in zirveye ulaşmasıyla dizi bitiyor, savaş dönemi hiç anlatılmıyor. Kısacası bize bilmediğimiz hikayeyi, olayların arka planını aktarıyor dizi. Kesinlikle öneririm. 

- The Book of Negroes 3/5

Kökler'den sonra yine kölelikle ilgili bir dizi arayışına girdim ve The Book of Negroes ile karşılaştım. Bu dizi de bir kitap uyarlaması. Hatta dizinin başları, Aminata'nın kaçırılış hikayesi, hatta başka ufak tefek ayrıntılar da çok fazla Kökler'i andırdı bana. Fakat kesinlikle aynı etkileyicilikte değil ne yazık ki. 

- Mirai Niki / 1-10. Bölümler

Hala yarısına dahi gelemedim ama bayağı sardı, özellikle Yuno karakteri favorim oldu.  






Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!