27 Nisan 2018 Cuma

Mim : Blog Yazarlarını Tanıma


Herkese merhaba,

Epey oldu mim yazısı yazmayalı. Aslına bakarsanız kitap yorumlarını bile düzenli yayınlamaya yeni yeni geri döndüm ya neyse. 

Ben yazılarımda kendimden çok bahsederim aslında, kitap yorumlarımdan, dizi önerilerimden olsun benim hakkımda çok şey öğrenebilirsiniz. Bu mim de beni, bizi, blog yazarlarını biraz daha tanımak adına. Beni mimleyen, Bir Sosyolog Bir Kitap ve Hayal blogunun sahibi İzel'e çok teşekkür ederim. Onun mim yazısını buradan okuyabilirsiniz.



1- Nerelisin?

Kütahya'da doğdum ve orada büyüdüm. Fakat yaklaşık dört yıldır İzmir'de yaşıyorum. Burası kendimi bulduğum şehir olabilir, İzmir artık benim vazgeçilmezim.

2- Burcunuz?

Koç burcuyum ama burçlara pek inanmadığımdan özelliklerini filan hiç bilmem.

3- Bloglarda en çok ilgini çeken şey nedir?

Okumadığım kitapların ya da izlemediğim filmlerin incelemelerinden çok okuyup izlediklerimin eleştirisini okumayı daha çok seviyorum aslında. Başka insanların ne düşündüğünü merak ediyorum, bu tür şeyleri farklı bakış açılarından okumak hoşuma gidiyor. Bir de gezi yazılarını ilgiyle okuyorum, özellikle gitmeyi istediğim yerleri detaylıca anlatan yazılara bayılıyorum; hevesimi arttırıyorlar.

4- En sevdiğin mevsim?

Aslında her mevsimi ayrı seviyorum ama denize girebildiğim için yaz diyeceğim.

5- Yabancı dil biliyor musun?

İngilizce ve Almanca biliyorum. Bu sene Rusça öğrenmeye de başladım, umarım onu da ilerletirim.

6- Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Film veya dizi izlemekle. Ve yazmakla... Ve çeviri yapmakla...

7- En son hangi kitabı okudun?

Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi okudum ve çok beğendim. Herkesin okuması gereken bir kitap bence. Yorumuna şuradan ulaşabilirsiniz.

8- Hayatında pişman olduğun bir şeyi anlatır mısın?

Aklıma hiçbir şey gelmiyor :D Aslında ben çok anlık, geçici pişmanlıklar yaşayan bir insanımdır. Mesela otobüste, keşke buraya değil de şuraya otursaydım sorunsalını devamlı yaşıyorum :D

9- Tuttuğun takım var mı?

Fenerbahçe.

10- Çantanda eksik etmediğin şeylerden bazılarını yazar mısın?

Cüzdanım, bir şişe su, o sırada okuduğum kitap, kulaklıklarım ve not defterimle kalemim.

11- En sevdiğin içecek?

Çay.

12- Blogunuzdan hiç para kazandınız mı?

Hayır. Aslında kazanabileceğimi de düşünmüyorum :D


26 Nisan 2018 Perşembe

Beyaz Zambaklar Ülkesinde / Grigoy Petrov #kom2018



Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Özgün Adı :страна белых лилий

Yazarı : Grigoy Petrov

Çevirmeni : -

Yayım Yılı : 1923


Bu kitaptan bu kadar geç haberdar olduğum için üzülüyordum fakat artık okumuş olmaktan dolayı çok mutluyum. Çünkü kendisi Atatürk'ün okuduktan sonra çevrilmesini ve askeri okullarda okutulmasını istediği bir kitap. O böyle bir şey istediyse bir nedeni vardır ve bu nedeni kitabı okuduktan sonra çok ama çok iyi anladım. 

Kitap 1923 yılında, Rus yazar Grigoy Petrov tarafından yazılmış. Yüzeysel olarak bakıldığında bir seyahatname özelliği taşıyor çünkü genel olarak Finlandiya'da edindiği bilgilerin, gözlemlerin bir derlemesi niteliğinde bu kitap. Fakat kitabın mikro özelliklerine inildiğinde bu derlemenin aslında, yoksul, geri kalmış toplumların nasıl kendilerini geliştireceğinin bir yol haritasını sunduğunu görüyoruz. Beyaz Zambaklar Ülkesinde, her sayfasında inanılmaz yerinde tespitlerde bulunan, bugün de karşılaşılan sorunlara tavsiyeler getiren, içinde bulunduğumuz çıkmazlar konusunda bizlere yol gösteren bir eser bana göre. 

Kitap, az önce de söylediğim gibi Finlandiya halkının kalkınma, kendini geliştirme hikayesi. O dönemin Fin aydınlarının, halkı "aydınlatma" çabasını, okurken bize çok da yabancı gelmeyen gerici görüşlere karşı verdikleri mücadeleyi anlatan bir kitap. 

Değindiği konuların çoğunun, benim de düşündüğüm ve katıldığım şeyler olduğunu görmek, beni ayrıca mutlu etti. Bir şeylerin farkında olduğumu anlamamı sağladı; en azından kendime, çevreme, bireyi olduğum toplumun sorunlarına kayıtsız olmadığımı, en azından sorguladığımı gösterdi bana. 

Burada kitapta üzerinde durulan, benim de burada tekrar değinmek istediğim bazı konular var. 


İnsanlar kendi kendilerini işte böyle aldatıyorlar. Günleri, ayları, yılları uyduruk romanlar okumakla geçiriyorlar. Onlar çalıştıklarını sanıyorlar... Ülkede ise kültürlü çalışan yok. Halkın aklı uyuyor. Edepsizlik büyüyor.
Ülkede eğitimin bu kadar yaygın olması yüzünden ahali kitap ve gazete okumayı seviyor... Bu yüzden buralarda halkın en alt tabakası bile kış uykusuna yatmıyor. İnsanlar acizliklerine boyun eğmiyorlar. Başkalarına güvenmiyorlar, ne olacaksa olsun demiyorlar.
- Finlandiya halkının aydınlanma sürecinde halkın okuma alışkanlığının önemi vurgulanmış. Özellikle halkın gazete okuyup etraflarında olup bitenlerden haberdar olması, öylesine yaşamayıp kendisini ve toplumunu etkileyen olayları takip etmesi, onları imrenmeme neden oldu. Kitapta dendiği gibi böyle bir halk "ne olacaksa olsun" demez ve haklarının, ülkesine ve birlikte yaşadığı, aynı toprakları paylaştığı insanlara karşı sorumluluklarının farkında olur. Bu kitapta elbette okumanın öneminin vurgulanacağını bekliyordum fakat şu yukarıdaki ifadeyi okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Nedeni basit; aynı cümleyi kendi insanlarımızdan yüzlerce kez duymak. Yaşananlardan bir haber olup ona anlatılanlarla yetinen, yapılanları sorgulamadan kabullenmek ve araştırmadan her şeye inanmak, hem de körü körüne inanmak... "Ne olacaksa olsun" demek...


Ben tatlıcı kralı olurum...Sizler de, biriniz ayakkabıcı kralı, diğeri yumurtacı kralı, bir diğeriniz de demirci kralı olabilirsiniz...

- Her ne yapıyorsanız yapın, hangi mesleği icra ediyorsanız edin, elinizden gelenin en iyisini yapın. Kitabın verdiği bu evrensel mesaj benim de her zaman düşündüğüm bir konudur. Eğer ülkemizde bazı basmakalıp düşünceler olmasaydı, "başkaları ne der?" gibi saçma endişelere kapılmasaydı insanlar, herkes mesleğini severek yapardı; herkes severek yapacağı meslekler seçerdi. Bu, ne yazık ki mümkün olmuyor, olamıyor. En basitinden, sosyal bilimler, nedendir bilinmez, hor görülür Türkiye'de. Bir öğrenci sayısalda başarılıysa, başarılı sayılır. Diğer alanlara yöneldiğinde, "Sayısal yapamadığı için," diye etiketler, adeta suçlarlar hemen. Aile, akraba, çevre baskısı derken öğrencilerin çoğu yapmak istedikleri değil, yapmaya zorlandıkları, yapmaya koşullandırıldıkları alanları seçiyorlar ve sonuç? Sonuç, devlet dairelerinde asık suratlı memurlar... Zorla çalıştırıldıklarından şüphelendiğimiz banka görevlileri... Danışma masalarında üslup nedir bilmeyen, insan sevmeyen insanların oturması... 

Oysa herkes elindeki işi severek yapsa, karşısındakini de mutlu edecek, kendini de. Mutsuz olup hayatını heba etmeyecek, onu mutsuz görenlerin gününü mahvetmeyecek. 

Bir insanın sevdiği şeyi yaparak hayatını idame ettirmesi kadar güzel bir şey yoktur bence hayatta ve bu zamanda bunu başarabilen insanlar çok şanslılar bence. 

Ayrıca Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinden biridir, bu kısımları okurken de hep aklımdaydı, size de hatırlatayım; "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır."

Bir toplumun gelişimini anlatan bu kitapta, toplumların gelişmesi için yol gösterici niteliği taşıyan bu rehberde, bu hususa yer verilmemesi zaten düşünülemezdi. 


İstediğiniz gibi mükemmel anayasalar hazırlayın, seçimler konusunda istediğiniz kadar hak tanıyın, en liberal kanunları yazın, sosyalizmin ya da komünizmin mucizevi gücüne inanın ama eğer binlerce çocuğumuz hayata küçük, önemsiz insanlar olarak adım atarsa, parlamentolar ve bütün hukuk düzeni mevcut olduğu halde; umumi ve sosyal hayat, yine sönük ve paslı olacaktır. Bu nesilden gelen memurlar özensiz, bakanlar ise siyaset cambazı olur. Milletvekilleri çıkar peşinde koşar.

- Kitabın çocukları anlattığı, onlar üzerinde durduğu bölüm de çok ilgi çekiciydi. Çoğu ailede çocuklara iyi bakılır, iyi beslenirler, iyi giydirilip süslenirler fakat bu çocukların ruhunun temizliği, zenginliği, derinliği ihmal edilir. Bu durum bana şimdiki çocuklardaki "marka takıntısını" hatırlattı. Aynı zamanda, artık küçücük çocukların dahi ellerinde son model telefonlar olduğu geldiği aklıma. Gerçekten de bu devirde çocukların bir dedikleri iki edilmiyor. Sussunlar, eziyet etmesinler diye ya televizyon başına oturtuluyorlar ya da ellerine verilen telefon/tabletlerle oynuyorlar. Bunun sonucunda da ortaya robotlaşmış, şımarık, bencil gençler ortaya çıkıyor. Bilgiye ulaşmanın böylesine kolay olduğu bir devirde acaba bu çocuklardan, gençlerden kaçı ellerindeki teknolojik aletleri bilgi, araştırma için kullanıyor? Gerçekten de kitapta bahsedildiği gibi çocuklarımız dışarıdan güzel görünüyor; güzel giyinip en güzel eşyalara sahip oluyorlar. Fakat ne yazık ki içleri boş.

- Bildiğiniz üzere bugün Finlandiya, eğitim sistemiyle diğer tüm ülkeleri kendisine hayran bırakmış bir ülke. Sefalet ve yoksulluk çekmiş, başka ülkelerin egemenliği altında yaşamak zorunda kalmış bir ülkenin bugün bu konumda olması mucize değil. Bunun arkasında halkının azmi ve kararlılığı var. Beyaz Zambaklar Ülkesinde sözü geçen meseleleri onlara sabırla anlatan, halk için çalışan, toplumu kalkındırmak için uğraşan aydınlara sahipler. Artık kendileri sorgulayabiliyor, kendi yaşam standartlarına kendileri yön verebiliyorlar. Bir ülkede eğitim sistemi ne kadar iyiyse diğer kurum ve sistemler de o kadar iyi olur; öğretmenler ne kadar iyiyse, diğer alanlarda çalışacak insanlar o kadar iyi, o kadar nitelikli ve becerikli eğitilir. Çünkü bir ülkedeki hukukçuyu da, siyasetçiyi de, mühendisi, doktoru da öğretmenler eğitiyor. Bu yüzden, iyi hukukçu, iyi doktor eğitmek için önce iyi, çok iyi öğretmenlere sahip olmak lazım. 

Her sahada güçlü olmak için önce eğitim sahasında güçlü olmak gerekir. Hepsinin temeli odur çünkü. Bugün Türkiye'deki sorunların temeline inildiğinde eğitim sistemindeki bozuklukları, tutarsızlığı ve lakaytlığı görmek işten bile değildir. "Ne olursa olsun" diyen insanlar türemesinin nedeni eğitim sistemimizin gereksinimleri karşılayacak kalitede olmamasıdır. 

Ne acıdır ki bu ülkede konuşulan, tartışılan hep siyaset olmuştur. Herkesin güncel siyasi olaylarla ilgili söyleyeceği bir şey vardır; fakat çoğu insan eğitimdeki aksaklıklar konusuna bir yorum getiremez. Mevcut sistemi kabullenir, çocuğunu okula gönderir ama çocuğu okulda ne öğreniyor merak etmez. İşte, bugün ne haldeysek, bu yüzdendir bana göre.

Yozlaşmış kurum ve sistemleri ortadan kaldırmanın, ülkenin refahını sağlamanın yolu da eğitimde yapılacak yenilik ve gelişmelerden geçer. Büyük önder Atatürk'ün de dediği gibi, "Geleceğin güvencesi sağlam temellere dayalı bir eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır."


Dini ölü inançlar topluluğu haline getirdiler. Dini, yüzlerce kuralı, paragrafı olan inanç grameri haline getirdiler. Peygamberler, Tanrı'yı hatırla diye öğretmiyorlardı. Tanrı'nın yüzlerce tanımını, özelliklerini, emirlerini ezberle demiyorlardı. Onlar sevmeyi öğretiyorlardı ve sürekli tekrarlıyorlardı: Sev, sev! İnsanları sev! Her insanı sev! Her canlıyı sev! Bütün dünyayı sev!

- Dinsel, etniksel ve cinsel açıdan ayrıştırıldığımız, daha da ayrıştırılmaya çalışıldığımız bu dönemde, insanları bu konuda biraz düşünmeye teşvik etmemiz gerek. Ağzından din lafı düşmeyen insanların yaptıkları şeyler hakkında sorgulamaya itmemiz lazım. Herhangi bir dini ya da inancı bütün bir topluma mal etmeye çalışmak neden? İnançları farklı diye insanlar arasında kin ve nefret uyandırmak niye? Onları, yalnızca onları ilgilendiren inançlarına göre kategorileştirmenin ne anlamı var? Sana, bana, bize, ülkemize, ülkemizin refahına ne faydası var? Din özneldir, inanç kişinin kendi vicdanıyla ilgilidir. Kimsenin ona müdahale edip yargılamaya, bu yüzden onu dışlamaya, ötekileştirmeye hakkı yoktur.

Fakat ülkemizde yıllardır din üzerinden yapılan kirli bir siyasete tanık oluyoruz, böylesine kutsal bir duygunun, toplum arasında ayrışmalara neden olması için alet edildiğini görüyoruz. İnsanlarımızın bu yüzden acilen, dinin kulla Allah arasında olduğu, gizli, kutsal ve öznel olduğu bilincine varması gerekiyor. 

Aslında kitabın her bir sayfası ders niteliğinde. Benim için öne çıkan konuları burada yeniden anmak istedim yalnızca. Beyaz Zambaklar Ülkesinde, okuması, anlaması kolay; fakat okurken de, okuduktan sonra da kafanızı, düşüncelerinizi meşgul eden bir kitap. Finlandiya'nın başarmış olduğunu biz neden başaramayalım diye soruyor insan. Kitapta geçen, toplumun gelişmesini engelleyen sorunların, bugün bizim karşı karşıya olduğumuz sorunlar olduğunu fark edip kitabın getirdiği önerilerin aslında hep "olması gerekenler" olduğunu görüyor. 

Herkesin ama herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitap Beyaz Zambaklar Ülkesinde. 

* Şimdi, kitabın en önemli özelliklerinden bahsettiğime göre son uyarımı yapabilirim. Kitabı benim yaptığım gibi, herhangi bir yayınevinden okumayın sakın! Hele hele "Müjde Yayınları"nın basımını hiç önermiyorum. Çevirmenin adı bile yazmıyor künyede, nasıl fark etmedim çok kızıyorum kendime. Sonra, kitabın içindeki yazım yanlışları, çeviri hataları o kadar çoktu ki okurken fena halde sinirlendim. Rusça aslından mı çevrildi, yoksa İngilizce çevirinin bir çevirisi miydi hiçbir fikrim yok fakat çevirmen, tabii orada bir çevirmen varsa, "Habil, Kabil'i öldürdü." tarzında bir çeviri yapabilir aklım almıyor. İmla ve yazım hataları kafayı yememe sebep olacaktı, o derece.

Neyse ki kitap didaktik bir kitaptı, edebi yönü olmadığından bu hataları, en azından okurken, bir nebze görmezden gelebildim. Fakat bir kez daha, sağlam bir yayınevinden okuyacağım mutlaka.

Siz siz olun benim düştüğüm hataya düşmeyin!



*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.















22 Nisan 2018 Pazar

Otomatik Portakal / Anthony Burgess #kom2018


Otomatik Portakal

Özgün Adı : A Clockwork Orange

Yazarı : Anthony Burgess

Çevirmeni : Dost Körpe

Yayım Yılı : 1962

Anladığım kadarıyla dünyada kimseye güven olmuyordu, ey kardeşlerim.
Kitap hakkında düşüncelerimden bahsetmeden önce değinmek istediğim çok önemli bir şey var : kitabın çevirisi. Kitabı okumadan önce konusundan da dili ve üslubundan da habersizdim, dolayısıyla böyle bir çeviriyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmiyordum. Okuduğum basımın çevirmeni olan Dost Körpe'ye kendi adıma teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bu kitabı orijinal dilden okusaydım büyük olasılıkla okuduğumdan hiçbir şey anlamayacaktım çünkü kitabın öyle bir dili var ki sizden kelimeleri anlamlandırmak için büyük, çok büyük bir dil duygusuna sahip olmanızı bekliyor. Yazarın kendi yarattığı bu dil, daha doğrusu sokak ağzını, ancak o dil anadilinizse anlayabilirsiniz, çünkü dediğim gibi anlamak için kelimenin anlamını bilmeniz yetmiyor - ki kelimeler anlamsız aslında - onu bağlam içinde hissetmeniz gerekiyor. İşte bu yüzden, bu zorluğuna rağmen harika bir iş çıkaran Dost Körpe büyük tebriği hak ediyor bence. 

Şimdi gönül rahatlığıyla kitap hakkındaki yorumlarıma geçebilirim. Kitabı okumayanlar için spoiler içerebilir, uyarımı yapayım.


Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hala kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim. 
Yine, çok uzun süredir okuma listemde olan bir kitaptı. Filme uyarlandığını da biliyordum aslında ama yönetmeninin Kubrick olduğunu yeni öğrendim ve bu yüzden - yani uyarlamayı fena halde merak ettiğimden - kitabı okumayı daha fazla erteleyemedim. Kubrick bu kitabı uyarladıysa mutlaka okumalıyım dedim aslında, çünkü o, The Shining'i bile filmiyle harikalaştırmış bir yönetmen. Neyse...

Bu ön bilgiyle şöyle bir ön yargı oluştu bende kitabı okumadan : Ne olursa olsun uyarlamayı kitaptan daha çok beğeneceğim. 

Beklediğim olmadı ve kitabı çok ama çok beğendim. Bunun nedenlerinden biri de yazarın kullandığı, yukarıda bahsettiğim o sıra dışı dil. Eminim anadilde okuyan okuyucular, çeviri okuyanlardan kat kat daha fazla keyif almıştır romandan, çünkü kullanılan üslup felaket derecede kendine has. Onu birebir çevirmek ya da aynı etkiyi yaratmak bence imkansız. Yine de dediğim gibi Dost Körpe buna rağmen çok iyi bir çeviri sunmuş bizlere. Burada hemen söyleyeyim unutmadan, başkaları çevirdi mi kitabı bilmiyorum ama, Dost Körpe'nin çevirisini gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.


Bir akıl kafirliği. Doğruyu görür ve onaylar; ama yanlışı yaparım.
Kitabın fazlasıyla şiddet içerdiğini az çok biliyordum, fakat beklediğim kadar yoktu gibi geldi bana. Belki kendimi en kötüsüne hazırlamıştım, belki de daha kötülerini okudum - şiddet açısından tabii - bilmiyorum ama midemi bulandıracak kadar etkilenmedim mesela. Sadece gerçekten şaşırdım.

Şaşırdığım nokta şiddetin bu kadar normal, bu kadar sıradanmış gibi anlatılmasıydı. Belki de üzerimde bıraktığı etki bu yüzden böyle oldu. Anlatıcımız bir anti-kahramandı ve onun yaptığı kötülükleri okurken, olaylara onun bakış açısıyla baktığımızdan, neler olduğunu onun anlatımından öğrendiğimizden bunların üzerimizdeki etkisi de ona göre şekilleniyordu bence. Öyle ki filmde, şiddet sahnelerinde kullanılan komedi unsurları, izleyici olarak bende öncelikli etki oldu; kendimi gülerken bulduğumdaysa bir vicdan muhasebesi yapmam gerekti.


İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse tersini niye merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor, bundan haz alıyorlar, onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı. Üstelik kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür.
Psikoloji derslerinizden hatırlarsınız belki; Freud'a göre insan zihni üç katmandan oluşur : id, ego ve süperego. Bu ayrıma göre id, karşı konulamaz isteklerimizdir, haz peşindedir, öyle ki şımarık bir çocuğa benzetilir. Bu katman hepimizin zihninde mevcut. Hepimiz içimizde, belki de derinlerde bir yerde insani olmayan, toplum normlarına uymayan istekler mevcuttur. O yüzdendir ki Hollywood filmleri ya şiddet içeriklidir ya da cinsellik. İzlenmek için insandaki bu iki karşı konulamayan içgüdüye oynar bu filmler. Kısacası bence çoğu kişi için bu tür şeyler birer guilty pleasure*dır. 

Romandaki "mütevazi anlatıcımız" Alex de bana göre zihnin bu katmanını temsil ediyor biraz. Kendi zihnindeki id'e söz geçiremiyor bir nevi, egosu onu durduramıyor. 

Bu öykünün bizi sorgulamaya ittiği şey aslında şu; zorla iyi olmak mı yoksa kendi iradenle kötü olmak mı?

Alex, gördüğü tedavi (!) sonrasında hiçbir şiddet eyleminde bulanamıyor, buna yeltenince hastalanıyor. Bu belki söz konusu kişiyi bir süre sonra suçtan soğutsa da bu olayın bir yüzü daha var: kişiyi, ona uygulanacak olası şiddete karşı savunmasız bırakması. Her ne kadar suçlu olsa da - ki Alex karakteri her türlü kötülüğü yapan, bunları yapmak için geçerli bir nedeni olmayan bir insan - onun toplumun bir üyesi olduğu gerçeği değişmezdir. Onu sözde tedavi denilen şeylerle şiddete karşı olumsuz yönde şartlandırıp dışarı bırakıvermek onu bir kez daha cezalandırmaktır. 

Öyle ki Alex cezaevinden çıktıktan sonra onun başına gelenlere de üzülmeden edemedim. Merhametli insanlar olarak, kahretsin, herkese karşı merhametliyiz. Yahudi soykırımı filmlerini izlerken "Bunlar da şimdi Müslümanları öldürüyorlar." diye düşünemiyorum ben mesela. Bunu belirtiyorum çünkü böyle düşünen insanlar da tanıyorum. Ben kişileri, içinde bulundukları zaman ve duruma göre değerlendiriyorum sanırım. Alex bir manada savunmasız kaldıktan sonra da ona acıdım işte bu yüzden. Ki aslında bir bakıma, yaptıklarının cezasını belki de bu şekilde çekti.


Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?
İnsanı insan yapan, seçim yapma iradesidir. Kitap bunun üzerinde fazlasıyla durdu. Alex, tedaviden sonra şiddete karşı koşullandı ve fiziksel tepkileri yüzünden bu davranışlarını tekrar edemez hale geldi. Ama içinde hala o istek vardı. Birini bu şekilde zorla iyi yaptığını düşünmek, bence ne olursa olsun ahmaklıktır. Bence bu temelinden çürük, kendi içinde çelişen, tutarlı olmayan bir düşünce şekli. Birini iyiliğe zorlayarak, ona iyilik yaptığını düşünmek yani, onu insan yapan seçim hakkını elinden almak. Çok mantıksız. Seçilmemiş iyilik, kötülükten bile daha kötü; romanda bunu açıkça görüyoruz.

Mesela hala zorba olan arkadaşlarının polis olması, buna çok güzel bir örnek. Hükümetin halkın güvenliğini teslim ettiği adamlar bir zamanlar her türlü pisliği yapmış insanlar. Artık eski hallerinden bile daha tehlikeliler, çünkü polis olmanın verdiği ayrıcalıkları, yine kötü işlere kullanacaklar : Alex'i ıssız bir yere götürüp ona eziyet etmek gibi. 


Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu, terbiyeli olmaları söz konusu değildir.
Hükümetin ve diğer grupların insanları yalnızca menfaati için kullandığını da bir kez daha görmüş oluyoruz. Onlar için insan, insan hayatı, duygu ve düşüncelerinin hiçbir değeri yok. Sadece kendi çıkarları doğrultusunda insanları kullanıyorlar. Alex'e uygulanan Ludovico Tedavisi, hükümetin, suçluları iyi birer vatandaşa dönüştüreceğini vaat edip ortaya sürdüğü bir uygulamaydı. Bunun artıları ve eksilerini, daha doğrusu eksilerini, enine boyuna düşünmeyi ve sorgulamayı umursamadılar, çünkü öyle ya da böyle bu tedavinin görünürde başarılı olması "oy" demekti. 

Aynı şekilde, yazar ve arkadaşlarının, yani muhaliflerin Alex'in içinde bulunduğu durumu değil de o durumun kendilerine nasıl yarar sağlayacağını düşünmesi, önemsediklerinin bu olması gerçekten acıklıydı. Dertleri asla Alex'in elinden alınan hak ve özgürlükleri değildi; dertleri hükümetin prestijini sarsıp oyları kendi lehlerine çevirmekti. Mevzu yine "oy"du yani. 


Senin gibi iyi bir genci bir makine parçasına dönüştürmekle övünmek, ancak baskıcılığıyla böbürlenen bir hükümetin işi olabilir.
Romanla filmin sonu farklı. Okuyup izleyenler fark etmiştir. Filmin sonu daha dramatik bence. Alex resmen hükümetin maşası durumuna geliyor ve belki daha kimlerin oyuncağı olacak. Ayrıca filmde, tedavinin etkileri tamamen kaybolmuş gibi gösteriliyor. Kitabın sonunda da Alex'in yeni bir çete kurup eski faaliyetlerini devam ettirmeye çalıştığını görüyoruz. Fakat evlenmiş, mutlu bir hayat kurmuş arkadaşı Pete'i görünce onun da içi duruluyor ve o da geleceğini düşünmeye, hayaller kurmaya başlıyor. 

Artık büyüdüğünü ve yaptıklarının çocukluk olduğunu kabulleniyor. Yani bir anlamda, kendi isteğiyle iyiliğe yöneldiğini görüyoruz. Şahsen bu beni, Alex ne kadar berbat şeyler yapmış olsa da, memnun etti. Kötülüklerine devam etmesindense bunlardan vazgeçme yolunu seçmesi benim açımdan güzel bir sondu. Aslında böyle bir son bende şöyle bir düşünceyi de uyandırdı: Acaba tedavi uzun vadede başarılı oldu da Alex o yüzden mi sonunda iyi olmaya karar verdi?

Bilemiyorum.

Yine de zararın neresinden dönülse kardır.


İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.


*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.














5 Nisan 2018 Perşembe

Aylık Rapor | Mart 2018



Mart çok hızlı geçti, ama yine de yorucu ve stresliydi!

Zaten ayın yarısı sınavlara hazırlanmak ve sınavlara girmekle geçti. Bu süre zarfında da hasta olmamla benim için çekilmez bir dönem oldu vize dönemi. Düzgünce dinlenemediğim için hastalığım çok uzun sürdü, normalde üç güne filan iyileşmem gerekirken bir hafta on gün hasta dolaştım etrafta. Bu durum doğal olarak okuma ve izleme aktivitemi de olumsuz yönde etkiledi. 

Yine de genel olarak mart ayı, güzellikleriyle hatırlayacağım bir ay oldu zira ne kadar yoğun ve yorucu geçse de iyi şeyler başıma geldi bu ay içerisinde.

Gelelim okuduklarım ve izlediklerime;


Okunanlar

Yukarıda sayıp döktüğüm nedenlerden dolayı bu ay yalnızca üç kitap okuyabildim, onlar da hep kısa kitaplardı. Hangi kitaba elim gittiyse hevessizlik peşimi bırakmadı. Önümüzdeki ay için arayı kapatmayı umuyorum.


- Babaya Mektup / Franz Kafka 5/5

Almanca Edebiyat Çevirisi dersimiz için birkaç sayfasını çevirmemiz gerekiyordu, bu vesileyle bir kez daha okumuş bulundum Babaya Mektup'u. Kafka'nın ne kadar derin, ne kadar ince ruhlu bir insan olduğunu bir kez gördüm, ona bir kez daha vuruldum.

- Ev Sahibesi / Dostoyevski 3/5

Bir yerde hikayenin gotik özellikler taşıdığını okumuştum ama kitaptan istediğimi alamadığımı düşünüyorum. 

- Vurun Kahpeye / Halide Edip Adıvar 5/5

Kitapla ilgili düşüncelerimi şu yazıdan öğrenebilirsiniz.



İzlenenler


- Psycho (1960) 4/5

Bates Motel'i izlemeye başlamadan öncülü olan uyarlamayı izlemek istedim. Filmden sonra diziye uçtum zaten, film de çok iyiydi.

- Bir Zamanlar Anadolu'da (2011) 5/5

Nuri Bilge Ceylan'dan izlediğim ilk filmdi. Nasıl bir şeyle karşılaşacağımı tahmin ediyordum az çok fakat bu kadar gerçekçi bir anlatım da beklemiyordum. Film fazlasıyla derindi, etkisinden hala çıkamadım. Çıkabilirsem hakkında bir yazı yazmayı düşünüyorum bloga, zira üzerine saatlerce konuşulabilir.

- Bates Motel (2013-17)  5/5

Bu ay çok film izleyemememin nedeni işte bu dizi. Gün içinde sonraki bölümünü merak ettiren, hep hakkında konuşturan, bitince boşluğa düşüren dizilerden biri Bates Motel. Kurgusu, karakterleri ve atmosferiyle beni kendisine aşık eden bir yapım oldu. Tavsiye ediyorum, mutlaka izleyin.

- Vurun Kahpeye (1964) 3/5

- Ayşecik Çıtı Pıtı Kız (1964) 3/5

- Fıstık Gibi Maşallah (1964) 3/5

- Şaka İle Karışık (1965) 5/5

- Serseri Aşık (1965) 3/5




Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!