28 Şubat 2018 Çarşamba

İşini İyi Yapmanın Laneti




Öyle bir meslek düşünün ki icra eden kişi işini iyi yaptığı ölçüde kayboluyor, görünmez oluyor. Bu özelliğinden dolayı çoğunlukla unutuluyor, hakkı teslim edilmiyor, yokmuş gibi davranılıyor.

Tahmin edebildiniz mi? Özellikle biz kitap kurtlarını da çok yakından ilgilendiren bir meslekten bahsediyorum : çevirmenlik.

Blogumu yakından takip edenler benim de bir çevimen adayı olduğumu biliyordur. Belki de bu konuda bu yüzden çok hassasım, bilemiyorum ama farkındalık oluşturmak adına ben de birkaç şey söyleyeyim, birkaç kişiye ulaşayım dedim.

Türkiye'de çok değer verilmeyen, dil bilen herkesin yapabileceğinin düşünüldüğü bir alan bizimki. Her meslekte olduğu gibi çeviri işinde de tabii ki belli kurallar, yöntemler ve en önemlisi de incelikler var. Teknolojinin ilerlemesi ve çeviri yapan cihazların geliştirilmesi birçok çevirmeni korkutuyor ve geleceğe yönelik endişelendiriyor. Meslek ölür mü diye kaygılandırıyor. 

Zaten değer verilmeyen bir meslek olan çevirmenlik, gelecekte yerini gerçekten de elektronik cihazlara mı bırakacak?

Bana sorarsanız, hayır bırakmayacak. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin bu aletler, mesleğin eğitimini almış yetkin bir çevirmenin yaptığı işe tercih edilmeyecek. Neden mi? Çünkü bizim işimiz dil ile ve dil, yaşayan bir şeydir, canlı bir varlıktır. Değişime diğer canlılar gibi açıktır ve onu aktaran kişi de bir canlı olmadığı sürece, ondaki değişim ve gelişime ilk elden tanık olmadığı sürece bu aktarımın çok da sağlıklı olduğundan bahsedilemez. 

Belki teknik çevirilerde - edebiyat dışı çevirilerde - bu konu farklı olabilir, içinde duygu, hissiyat olmayan metinleri bir makineye okutup bunu kelimesi kelimesine çevirtip cümle dizilimini erek dile uygun hale getirebilir ve görece yeterli bir çeviri metin elde edebilirsiniz ki bu da bence bugünün şartlarında pek mümkün değil. Makine çevirisini kontrol edip varsa yanlışlarını düzeltecek kişilere her zaman ihtiyaç var. Kısacası makineler hala, gözü kapalı güvenebileceğimiz çevirmenler değiller. 



Gelgelelim söz konusu edebiyat çevirisiyle, bir makine asla bir çevirmenın yerini alamaz. Altını çiziyorum, asla.

Böyle bir işlem yapabilen bir makine üretilirse gelecekte, o ancak bir yapay zeka olabilir. Ve yapay zeka denen olay gerçekleşirse de zaten çeviriden başka endişelenmemiz gereken daha büyük şeyler olacaktır muhtemelen. 

Tarihte en eski çeviriler kutsal metin çevirileridir ve bu metinler çevrilirken, çevrilen kutsal bir şey olduğundan, Tanrı'nın kelamı olduğundan çevirmenler çok da dokunmak istememişler metinlere. Kelimelerin anlamlarını olduğu gibi yazıp bırakmışlar, cümle dizilimine bile karışmamışlar. Anlama ve yorumlama işini tamamen çevirinin okuyucusuna bırakıp köşelerine çekilmişler. 

İşte, çevirmenin böylesine az müdahale ettiği bu tip - kelimesi kelimesine - çeviriler, çevirmeni olduğu gibi gördüğümüz, varlığını en çok hissettiğimiz çevirilerdir. Metinle aramızda duran bu aktarım öğesi öyle somut bir şekilde gözlerimizin önündedir ki onu yadsımamız imkansızdır. 

Kötü çevirileri hemen fark etmemizin nedeni de budur. Çevirmen kaynak metne çok az müdahale etmiştir, olanı olduğu gibi verip metnin anlamına, biçemine karışmamıştır. Kötü çevirmiştir, bu yüzden onu görürüz. Eserle aramızda duruşu bizi rahatsız eder, onun varlığı bizi eserin yazarına götüren yoldaki engebedir, taştır, yokuştur. Yazarla aramıza çekilen kara bir perdedir. 



"Çevirmenler ninjalara benzer. Onları fark ediyorsanız, işlerini iyi yapmıyorlar demektir."


Şöyle düşünün, örneğin Yüzyıllık Yalnızlık eserini çok ama çok beğendiniz. Öyle ki bu kitaptan sonra Marquez'in anlatımına aşık oldunuz ve bütün kitaplarını okumak istediniz. İşte, siz de bu duyguyu uyandıran unsur yüzde altmış yazarsa, yüzde kırk da çevirmendir. Çok beğendiğiniz bir eseri başkalarına anlatırken yazara övgüler yağdırırsınız fakat belki de çevirmenin adına dahi bakmamışsınızdır. Bu da çevirmenin kendisini söz konusu yazarda ne kadar iyi erittiğini, ne kadar o olabildiğini gösterir aslında.

Eğer çevirmen bir yazarın okuduğunuz ilk eserini kötü çevirmişse, o yazara karşı hisleriniz okuduğunuz çeviri esere göre şekillenecektir. Yazarın diğer kitaplarını okumak isteğiniz buna göre değişecektir. Kısacası bir çevirmen, çevirdiği eserin yazarının erek dilindeki temsilidir ve okuyucu da o çeviri ölçüsünde yazarın gerçek eserine yaklaşabilir, ya da uzaklaşabilir. 

Garip olan tam olarak bu mesele. Çevirmen, eseri iyi çevirdiği ölçüde kaybolur. Metne müdahalesi çoktur. Onda hem anlam hem de biçem kaygısı vardır ve aynı zamanda ana dilindeki söyleyişe de önem verir. Eserin çeviri kokmaması için iletiyi en doğal şekliyle ifade etmeye uğraşır.  Eseri ana dilinde okuyan okuyucuda yazarın bıraktığı hissin aynısını, erek kitleye vermeye çalışır. Onun derdi okurla yazar arasından çekilmek, onları baş başa bırakmaktır, hatta ve hatta "o yazar" olmaktır. Dolayısıyla onunki Suut Kemal'in de dediği gibi bir fedakarlık, bir feragat işidir.
"Sözcükler, dünyalar arasında seyahat eder; şoförlüğü ise çevirmen yapar."




Velhasıl, edebi çevirmenler böyle müstesna bir yere sahipken, çok ama çok beğendiğimiz kitapların yazarlarını bilirken, çevirmenlerinin adını neden bilmiyoruz? Hatta merak edip bir kez bile bakmıyoruz? Çevirinin güzelliğinden kitabı anlatırken neden bahsetmiyoruz?

Bunu kendimde de fark ettiğim için üzerine bir şeyler yazmak istedim. Arkadaşlarımla konuşurken, adını bildiğim belli başlı çevirmenleri, kötü çeviri yaptıkları için tanıdığımı fark ettim. Oysa en sevdiğim ve okurken büyük keyif aldığım dünya klasiği Jane Eyre'in çevirmeninin adını hatırlamıyordum. Bu beni hem çok şaşırttı hem de çok üzdü. Sonra da üzerine epey düşündürdü.

Okurken varlığını hissetmediğimiz, bize ana dilimizdeymiş gibi okuma keyfini tattıran çevirmenlerin haklarını vermek gerekiyor. En azından keyifle okuduğunuz bir kitabı arkadaşınıza anlatırken,  çevirisinin güzelliğinden de şöyle bir bahsediverin, blogunuzda yorumunu yazarken mümkünse çevirmenin adını bir kez zikredin. Ne de olsa size o kitabı keyifle okutan onun o görünmez, hayalet çevirmeni.


27 Şubat 2018 Salı

Mim : Sinema ve Ben

Öncelikle mim davetine yıllar sonra icabet ettiğim için özür diliyor ve beni davet edenlerin kusura bakmamalarını diliyorum. Dönem çok yoğun başladı, kitap yorumlarını bile sıkışık zamanlarda yazdım, lütfen mazur görün.

Beni mime davet eden, bu mimin de yaratıcısı olan Öneri Makinesine ve ayrıca Yılın Son Çiçeği'ne çok teşekkür ediyorum. 


1. Sinemada izlediğin ilk film.

Buna cevap vermek için epey düşündüm, ilk izlediğim film aklıma gelince de keşke düşünmeseydim dedim : Maskeli Beşler. Filmle ilgili pek bir şey hatırlamıyorum, o yaşta güldüm mü eğlendim mi onu da bilmiyorum ama aklımda kalan tek şey, Mehmet Ali Alabora'nın yakışıklılığı :D

2. Film en güzel ....de/da izlenir.

Evde izlenir. Sinemada izlerken filmleri istediğim tepkileri veremiyorum. Özellikle ağlarken ses çıkarmamak için kendimi çok sıkıyorum, doya doya ağlayamıyorum yani. Ya da gülerken kahkahamın yüksekliğini kontrol etmeye çalışmak beni yoruyor. Evde rahat rahat zırlayıp gönlümce kahkahalar atabiliyor, yeri geldiğinde ağıt yakıp gülerken evin içinde tepinebiliyorum. 

3. Film izlerken olmazsa olmazın var mı? Varsa neler?

Sesin yüksek olması. Yalnızca duyabileceğim kadar açık olduğunda mutlaka o sesi duyamamak için bir sebebim oluyor. Mesela kalp atışlarım. Ya da yutkunuşlar. Sesin bu düzeyden biraz daha yüksek olması gerek kısacası.

Bir de kışsa mutlaka bir battaniye, yazsa mutlaka soğuk bir bardak içecek.

a. Tek başına mı kalabalık mı?

Kalabalık. Anne ve babamla aynı tür filmlerden keyif aldığımız için hep birlikte izliyoruz. Hatta bazen film sonrası sohbetlerin filmden daha eğlenceli olduğu zamanlarda oluyor. Bazı filmlerde de filmi kimi yerlerde durdurup sahne kritiği de yapıyoruz. Toplu izlemek her zaman tercihimdir kısacası.

b. İki boyutlu mu üç boyutlu mu?

Gözlüklü biri olarak, iki boyutlu diyorum.

c. Mısır mı cips mi?

Daha az ses çıkarması açısından, patlamış mısırı tercih ederim.

d. Avm sineması mı sokak sineması mı?

Avm sineması. Nedenini bilmiyorum :D

e. Filmden önce filmin fragmanını izlemek mi yorumlarını okumak mı?

İkisi de değil. Filmleri adları dışında hiçbir şey bilmeden izlemeyi çok seviyorum. Fragmanı ya da konuyu okuyup eleştirilere göz atıp kendimi şartlandırmak istemiyorum. 



Mimi tanıdığım/tanımadığım herkes yaptığı için özellikle kimseyi mimleyemiyorum.

Yine de hala yapmamış olanlar varsa, buyursunlar :')

13 Şubat 2018 Salı

İnce Memed - 1.Cilt / Yaşar Kemal #kom2018


İnce Memed 1

Yaşar Kemal

Yayım Yılı : 1955


İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.


Herkese merhaba,

Hem Klasik Kitap Okuma Maratonum için hem de Şule ablanın başlattığı Seri Kitapları Seri Okuyoruz etkinliği için okumak istediğimi yazdığım İnce Memed serisine sonunda başladım. 

Yaşar Kemal okumaya daha geçen sene başladım ve iki kitabını okudum şimdiye dek; Ağrıdağı Efsanesi ve Yılanı Öldürseler. İkisi de oldukça beğendiğim kitaplar oldu ama bir türlü dört ciltlik İnce Memed serisine başlamaya cesaret edemiyordum.

Özellikle Şule ablanın güzel ve teşvik edici yorumlarıyla bu korkumu yıktım ve bu yıl mutlaka okuyacağım kitaplar listesine İnce Memed'i de ekledim. Aslında bu ay okumak hiç aklımda yoktu ama sonra dedim ki neden bekleyeyim?

Bu yüzden öncelikle Şule ablama çok teşekkür ediyorum, böyle güzel bir klasiği okumak için beni heveslendirdiği için.

İnce Memed, haksızlığa "yeter" diyen, zorbalığa baş kaldıran ve bir avuç insana dahi olsun adalet dağıtmaya gönül veren genç bir adamın hikayesi. 

Artık biliyoruz ki adalet her zaman yerini bulmuyor; kurallar ve yasalar yozlaştırılıyor, haklar sömürülüyor, toplum düzenini sağlamakla görevli insanlar güçlü kesimin elinde oyuncak oluyor. Böyle bir ortamda insan ya siniyor, ne olursa olsun kanun dışına çıkmıyor ve bu çarpık düzenin içinde başını eğip yaşamaya devam ediyor; ya da İnce Memed gibi dayanamayıp kendi adaletini kendi sağlamaya yemin veriyor. 

Kitabı okumadan önce sorsanız belki de eşkıyalığın teröristlikten farkı olmadığını söylerdim. Fakat İnce Memed'i okurken, ayrıca yaptığım araştırmalarla da birlikte, bu oluşumun daha derin bir arka planı olduğunu kavradım. 

Toprağın adaletsiz bir şekilde dağıtılması sonucunda oluşan ağalık ile toprağı olmayan insanlar bu ağalar tarafından köle gibi çalıştırılıp haklarından daha azıyla yetinmek zorunda bırakılmışlardır. Emek/gelir eşitsizliği insanları sınıflara ayırır ve zengin/fakir arasındaki fark büyür, yaşam koşullarının dengesizliği bu işçileri kendi haklarını aramaya iter.

Bu sistemin çarklarından çıkıp hak ettiğini talep eden, bunun için savaşmayı, öldürmeyi ve hatta ölmeyi göze alan insanlar ellerine silahları alıp dağa çıkar, eşkıya olurlar. Çünkü aradıkları adaleti başka türlü temin edemezler, yasalar onları desteklemeye yeterli gelmez. 


Konuşan insan öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü sonu felakettir.

İnce Memed de işte o baş kaldıranlardan biri. Roman onun henüz on bir yaşındayken, ağanın dayağından usanması ve köyden kaçmasıyla başlıyor. O yaşta beş köye ağalık eden Abdi ile boy ölçüşemiyor ve köye geri dönmek zorunda kalıyor. Fakat büyüyüp bir delikanlı olduğunda, ağanın yaptıkları İnce Memed'in onuruna dokunuyor ve artık daha fazla dayanamayıp yapacağını yapıyor, ağaya isyan edip dağa çıkıyor, silah kuşanıyor, eşkıya oluyor. 

Adil, merhametli ve cesur oluşuyla öne çıkıyor, dağlardaki zalim eşkıyalarla ters düşüyor. Adeta halkın savaşçısı oluyor.

Kitap beni akıcılığıyla çok şaşırttı. Ben ağdalı bir dil, uzun sıkıcı betimler, yoğun bir anlatım bekliyordum fakat İnce Memed yediden yetmişe herkesin kolaylıkla okuyabileceği, okuyucuyu hiç yormayan, fakat yine de anlatmak istediğini duygusal ve samimi bir şekilde aktarmayı başaran bir roman. 

Zaman zaman yer verilen, okuru bunaltmayan çevre betimlemelerini okurken aslında ne kadar doğadan izole yaşadığımı fark ettim. Yazarın gözümde canlandırdığı şeyler yabancı, fakat garip bir şekilde hasretini çektiğim şeylerdi. Daha doğrusu bunu, doğaya olan özlemimi, kitabı okurken fark ettim. 

Bir de karakter analizinin, ruh çözümlemelerinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. En azından İnce Memed karakterini, düşünce tarzını, maneviyatını detaylıca okumayı çok isterdim ama anlatım bu açıdan pek de derin değildi. Kendimi çok dışarıda hissettim yani okurken, bir gözlemci olmanın ötesine geçemedim ki istediğim Memed'in tüm duygu ve düşüncelerine sızmaktı. 

Olsun, yine de İnce Memed benden tam puan alan bir kitap oldu. Çok samimiydi, çok bizdendi. Okuduğum süre boyunca ki kitabı dört günde bitirdim, yanık bir türkü dinledim sanki. O kadar kendine bağladı, içine çekti, hüzünlendirdi, öfkelendirdi. Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu da düşündürdü ki... 

Diğer ciltleri okumak için sabırsızlanıyorum. 


*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.







5 Şubat 2018 Pazartesi

Silmarillion / J.R.R. Tolkien | Kitap Yorumu





silmarillion kitap ile ilgili görsel sonucu

Silmarillion

J.R.R. Tolkien

Çeviren: Berna Akkıyal

Yayım Yılı : 1977


Dünyada pek çok şey tesadüflere bağlıdır, dedi Mithrandir. Bilgeler sendelediklerinde, çoğu kez yardım zayıf olanlardan gelir.

Herkese merhaba,


Silmarillion'u bitirmiş olmanın hüznü ve aynı zamanda sevinciyle - ama daha çok hüznüyle - kitap hakkında düşündüklerimi yazıp dökmeye geldim. Nasıl yapacağım hakkında tek bir fikrim yok, dünden beri etrafta "Kitap çok güzel" diye dolanıyorum, insanların kafasını şişirdim. 

Tıpkı Yüzüklerin Efendisi için olduğu gibi, Silmarillion için de, insanı bu kitapları okumaya korkutacak yorumlar mevcut. Kitabın ağır olduğu, okuduğumuz diğer kitaplara benzemediği ve bir ders kitabı gibi okunması gerektiğini belirten bir sürü eleştiri okudum. Kitabı geçen kış değil de şimdi okumamın en büyük sebebi de bu caydırıcı yorumlardır. Anlamam, ilerleyemem, çok merak ettiğim bu kitabı yarıda bırakmak zorunda kalırım diye korkup okumayı hep erteledim. Bu tip yorumlar benim için gerçekten cesaret kırıcı olabiliyor, öyle ki kitabı okumak için derin nefesler alıp hızlanan kalp atışlarımı kontrol etmeye bile çalıştım. 

Silmarillion okumayı çok isteyen, kitabı çok merak eden ama bu tür yorumlar görüp benim gibi cesaretini toparlayamayan herkese benden iyi haber!

Silmarillion korkulacak bir kitap değil. Orta Dünya hayranıysanız siz de benim gibi bu kitap bittiğinde boşluğa düşecek, Tolkien bir altı yüz küsür sayfa daha yazsaymış ya diyeceksiniz. 

Yup. This is why I've read the Silmarillion more times over than LOTR

Tolkien Orta Dünya evrenine giriş niteliğinde olan bu eserinde Arda -yani dünyanın- yaratılışından başlıyor hikayesine. Çok uzun bir zaman aralığını kapsıyor kitap; yaratılıştan, İlkdoğan olan Eldar'ın Orta Dünya'yı tamamen terk etmesine kadar olan dönemi anlatıyor. Bu yüzden doğal olarak birbiriyle bağlantılı, ya da birbirinden ayrı pek çok hikaye ortaya çıkıyor. Fakat genel olarak hikaye neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde ilerlediğinden bence dikkatli okunursa ipin ucu kaçırılmaz ve bu destansı anlatıdan çok büyük bir keyif alınır. 

elveo-art: “…Melkor abased himself at the feet of Manwë and sued for pardon…. Then Manwë granted him pardon”Aklınızda tutamayacağınız kadar çok karakter var evet ama kitabın arkasındaki isim indeksi ve çizilen soy ağaçlarıyla kafa karışıklığını birkaç saniye içinde yok edebiliyor, karakter açıklamasına bir göz atınca olayı kafanızda oturtabiliyorsunuz. Ayrıca, çok sayıda karakter olmasına rağmen, kitaptaki hiçbir kişi öylesine değil. Tolkien hepsini özenle yaratmış ve kolayca görüyorsunuz ki hikayeye dahil edilen her bir karakterin olay örgüsüne bir katkısı, kurgu içinde bir anlamı var. Karakterlerin arka planlarının detaylıca hazırlanması ve yeri geldiğinde okuyucuya sunulması - ve bunun ansiklopedik bilgi verir gibi değil de laf lafı açmış havasında anlatılması - karakterlerin, dolayısıyla olayların gerçekçiliklerini artırmış bana göre. Öyle ki Silmarillion'ı okurken kimi zaman bu hikayenin bir hayal ürünü olduğunu, olayların gerçekten meydana gelmediğini unuttum, unutabildim. Yukarıda da bahsettiğim gibi ilk cümleden son cümleye kadar zincirleme bir olay örgüsü var kitapta ve özellikle ilk yüz sayfadan sonra not almak için bile durmadan, sabırsızlık ve neredeyse açlıkla okudum kitabı. 

Beren and LúthienDediğim gibi, gördüğüm yorumlar nedeniyle not alarak okumayı denedim kitabı. İlk önce işe yaradı, fakat kitabın içine girdikçe not almak için dahi durmak, okumaya ara vermek istemedim. Kitaba başlamadan önce kitabın haftalarca elimde sürüneceğini, çok yavaş ilerleyeceğimi düşünüyordum fakat Silmarillion on günde bitti ve ben kendimi durdurmasaydım bir haftada çok rahat biterdi. Çoğu zaman kendimi zorlayıp kitabı kapattım, okumaya başladığım her seferde beş-on sayfa geriden başladım ki bu okuduğum yerleri yeniden okumak dahi inanılmaz keyifliydi benim için. Not tutmasam bile kitap bir sürü post-it ile doldu taştı ama anlamış olacağınız üzere kitabın akıcılık konusunda da korkulacak hiçbir tarafı yok.

Zorluk yaşadığım tek nokta, konumlar oldu fakat internet elimin altında olduğundan bahsi geçen ve kafamda oturmayan mekanlar hakkında biraz araştırma yapıp okumaya devam ettim normal bir şekilde. Bu hiçbir suretle okuma keyfimi olumsuz etkilemedi, aksine yaptığım araştırmalar beni farklı şeylere yönlendirdi ve Orta Dünya ile ilgili değişik şeyler öğrenmeme de vesile oldu. Belki hepsi aklımda kalmadı ama bu küçük araştırmaları yaparken çok eğlendim. 

Aredhel and Maeglin


Orta Dünya serisine başlamak isteyenler genelde kitapların sırasını merak eder ve bu konuda tavsiye ister. Ben de tavsiyeler üzerinden hareket etmiş ve öncelikle Hobbit'i okumuştum yıllar önce. Sonra Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi'ni okudum ve en sonunda sıra benim için Silmarillion'a geldi. Ben kendi adıma seriye bu sırayla başladığım için çok memnunum. Kitaplar aslında, kronolojik açıdan şu sıra ile; 1- Silmarillion 2- Hobbit 3- Yüzüklerin Efendisi.

Fakat ben seriye Silmarillion ile başlamanın çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. İşte o zaman kitap okuyucuya ağır gelebilir ve bu dünyaya alışmakta zorluk çekebilir. O yüzden Hobbit, her şekilde iyi bir başlangıç diye düşünüyorum. Tavsiye isteyenlere duyurulur.

Ayrıca benim okuduğum, İthaki'den çıkmış basımda Silmarillion'un yanında, Akallabeth ve Güç Yüzüklerine Dair öyküleri de yer alıyordu. Bildiğim kadarıyla bu öykülerin Silmarillion'dan ayrı baskısı da var. Bu iki hikayenin Silmarillion'dan hemen sonra okunması gerekiyor çünkü hikayeler birbirinin devamlı niteliğinde. Bu açıdan elimdeki baskının bu iki metni de barındırması çok hoşuma gitti.

Uzun zamandır Silmarillion okurken yaşadığım okuma zevkini yaşamadım ve bu kitabı okumak benim açımdan müthiş bir deneyim oldu. En son ne zaman bu kadar verimli ve keyifli bir şekilde kitap okudum hatırlamıyorum. İyi olduğunu tahmin ediyordum fakat bu kadar epik bir mitolojik kurgu okuyacağımı düşünmüyordum. Dün gece kitabı bitirdiğimde yaşadığım duygular anlatılamayacak kadar karmaşıktı. 

Encounter of Beren and Luthien by EKukanova

Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş ve beğenmiş herkesin, her Tolkien, Orta Dünya hayranının ölmeden önce okuması gereken bir eser Silmarillion. 

Her bir kitapla yazara olan sevgim ve dahası saygım artıyor. 

Benim için ise sırada Hurin'in Çocukları ve Bitmemiş Öyküler var. 


Siz Silmarillion'u okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!



3 Şubat 2018 Cumartesi

Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde #kom2018



Dorian Gray'in Portresi

Oscar Wilde

Özgün Adı : The Picture of Dorian Gray

Çeviren : Ezgi Altun

Yayım Yılı : 1890


Dorian Gray, bu yıl okuduğum ilk klasik kitap oldu. Okumayı uzun zamandır istediğim fakat belirsiz nedenlerden ötürü okumaya çekindiğim bir kitaptı aynı zamanda. Eskiden filmini izlemiştim, yine de olayları pek hatırlayamıyordum. Bu da aslında kitabı okuyabilmek adına benim için bir artı oldu. 

Kendisi aynı zamanda okuduğum ilk Oscar Wilde kitabı. Zaten yazarın tek romanı da, Dorian Gray'in Portresi imiş.

Yayımlandığı dönemde İngiltere'de büyük yankılar uyandırmış, ağır eleştiriler almış ve sansürlere maruz kalmış bir eser bu. Ben yarattığı sansasyonu kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırmalar sonucunda öğrendim fakat kitabı okurken de aklınızdan bu hikayenin kimi kesimlerin ağır tepkisini almış olduğunu geçiyor; bunu tahmin etmek gerçekten zor değil. Tabii okurken kitabın yazıldığı dönem göz ardı edilmediğinde. 

Kendisi yerine portresinin yaşlanmasını isteyen Dorian'ın tüm hayatı, bu dileğinin gerçekleşmesi üzerine değişir. Bu sırrın ağırlığı gün geçtikçe arttığından, Dorian'ın zulümleri ve ahlaksızlığı da aynı derecede artar.

Oscar Wilde'ın yazdığı tek romanı Dorian Gray'in Portresi konusunun ilgi çekiciliği bir yana, yoğun anlatımıyla okura büyük bir edebi keyif de sunuyor. Konusunu bilseniz de, olacakları bir şekilde tahmin edebilseniz de yazarın kalemini okumanın verdiği tatla kitabı büyük bir iştahla okuyorsunuz. Öyle ki çoğu yeri, kimi cümleleri tekrar tekrar okudum; kitabı bitirmiş olsam da bundan sonra da kitabı açıp karıştırdığımda okumaktan keyif alacağım birçok kısmı işaretledim. 

Hatta şunu söylemem gerekiyor ki kitabı yalnızca olayların düğümlenip şaşırtıcı bir şekilde çözümlenmesi beklentisiyle okuyanlar hayal kırıklığına uğrayabilirler. Çünkü bu kitapta, bu tuhaf hikaye ile anlatılan o kadar çok şey var ki... Yazar, güzellik algısı, sanatçı ve sanat eseri arasındaki ilişki, ahlaki yargılar gibi birçok noktada okuru düşünmeye ve sorgulamaya iten birçok ifadeye yer vermesinin yanında, en basit bakış açısıyla bakıldığında insan psikolojisini hikayenin üç ana karakteri ile ortaya koymaya çalışıyor. 

Dolayısıyla konusu itibariyle fantastik bir kurgu gibi görünse de pek çok ciddi meseleyi irdeleyen, romantik olmaktan çok realistik olan bir eser Dorian Gray'in Tablosu. Okuyucuya edebi anlamda keyif vermesinin yanı sıra, felsefik diyaloglarla okuru irdelediği meselelere kafa yormaya itmesi, estetik cümleleri ve hissettirmeyi en iyi şekilde başardığı kasvetli atmosferi ile Dorian Gray'in Tablosu benim fazlasıyla etkilendiğim ve çok beğendiğim bir kitap oldu. 


Kendimizi suçladığımızda başka hiç kimsenin bizi suçlamaya hakkı olmaz.

* Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.



1 Şubat 2018 Perşembe

Aylık Rapor | Ocak 2018



Yılın ilk aylık raporu ile merhaba,

Bu aya dönüp bakınca içine neler sığmış çok şaşırdım. Çabuk geçti gibi geliyordu ama bazı şeyleri bu ay yaşamamışım kadar uzak geldi düşününce. Yani aslında hızlı geçmemiş ay, yalnızca dolu geçmiş. 

Bir Ne Var Ne Yok yazısı gelmeli bence artık.


Okunanlar

Ayın beşinden bu yana yarıyıl tatilimin içindeyim ve bu tatil için kendime bir okuma hedefi koymuştum.

Tabi ki bu hedefe yaklaşamadım bile ama bence çok güzel kitaplar okudum ve önemli olan da bu aslında. Yıla böyle güzel kitaplarla başlamak umarım bana uğur getirir ve bu yıl hep keyif alacağım kitaplar okurum.

- Tanrı ve Canavarların Düşleri / Laini Taylor 4/5

Geçen sene başladığım üç kitaplık seriyi nihayet bu ay bitirdim. Son kitap oldukça uzundu ama seri bitmesi gerektiği gibi bittiği için memnunum. Serinin bir yorumunu da yazdım, okumak isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz.

- Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood 5/5

Belki bazılarınız dizisinden aşinadır kitabın ismine. Ben dizisinin çekildiğinden sonradan haberdar oldum. Yine de önce kitabı okudum, sonra diziyi izledim ama - nadiren başıma gelir - diziyi daha çok sevdim. Bana daha çarpıcı ve etkileyici geldi. Kitabın yorumunu şuradan okuyabilirsiniz.

- Kitap Hırsızı / Markus Zusak 5/5

Bloga yorumunu yazma fırsatım olmadı ama yazsaydım övgü dolu bir yorum yazısı olurdu bu. Anlatım tarzının farklılığıyla, hikayesindeki derin hüzün ve gerçekçilik ile, karakterlerinin samimiyeti ve sıcaklığıyla kitap benden tam puan aldı. Tavsiye ediyorum, okumalısınız.

- Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde 5/5

Klasik Kitap Okuma Maratonu'nun ilk kitabı. Yorumunu yazamadım bloga, bilgisayarımla ilgili sorunlar yüzünden ama ne kadar geç olursa olsun yazacağım çünkü maraton kitaplarının hepsi hakkında görüş belirten bir yazı olmasını istiyorum blogumda. Puanlamadan da anlaşılacağı üzere kitaba bayıldım.

-Meleğin Düşüşü / Susan Ee 3/5

Sanırım kitap üç yüz küsur sayfaydı ama o kadar yormayan bir anlatımı vardı ki bir tren yolculuğunda bitirdim kitabı. Hikayesi merak ettirmese okumazdım aslında çünkü çerezlik diye nitelendirilecek kitaplardan bence. Edebi anlamda bir keyif yaşatamıyor ama olayları merak ettirecek kadar gizem var kitapta. Aksiyon da dozunda olunca okutuyor kendini. Seriye devam edeceğim, yoğun dönemlerde hemen okunacak kitaplar gibi geliyor bana.



İzlenenler

Filmler

- Badkonake sefid (1995) 5/5

- Buda as sharm foru rikht (2007) 5/5

Bu iki İran yapımı filmi herkese öneriyorum, dram sevenlere özellikle. Yorumları gelecek.

- Avaze gonjeshk-ha (2008) 4/5

- Mother! (2017) 5/5

- Seven Sisters (2017) 3/5

- Truman Show (1998) 5/5

- Ajeossi (2010) 4/5

- Blade Runner (2017) 3/5

- Happy Death Day (2017) 1/5

Normalde filmleri çok yermem ama; korku filmi kategorisine girip korkutmayan, yer yer komik olmaya çalışan ama aksine sinir bozucu olan, kendi içinde dahi tutarlılığı yakalayamayan bir filmdi bu. Uzak durun, hiçbir şey kaybetmezsiniz.

- Donnie Darko 4/5

- About Time 4/5

- Oujia (2014) 2/5

- Ouija 2 (2016) 3/5

- Geostorm (2017) 3/5

- Çiçek Abbas (1982) 4/5

- Flatliners (2017) 3/5

- Insidious 3 (2015) 3/5

- The Lord of the Rings (2001 - 2002 - 2003) 5/5

Seriyi bir kez daha izlemeye zaten tatilden önce niyetliydim. Bu sıralar da Silmarillion okuduğum için kendimi Orta Dünya'ya gömmek istiyorum biraz. 

Yalnız harbiden, bunlardan daha güzel uyarlama var mı? Her izleyişimde aşık oluyorum filmlere!




Diziler

- The Handmaid's Tale (1. Sezon) 5/5

- Supernatural (11. Sezon) 4/5

- Black Mirror (4. Sezon | 2 Bölüm) 3/5

- The Amazing World of Gumball (1. ve 2. Sezon) 5/5




Siz bu ay neler okudunuz?

Neler izlediniz?

Benimle paylaşın!