22 Ekim 2017 Pazar

Ne Var Ne Yok | Ekim 2017 // Peşimi Bırakmayan Reading Slump ve Dönem Beklentilerim



Blogda en aktif olmayan dönemini yaşıyan muggledan herkese selamlar!

Öyle ki bu başlığı attığımda hala yazdı, o zamandan beri yazılmayı bekleyen bu gönderi taslaklarda çürüyor. Sonunda yazmaya karar vermemin sebebi ise sonunda gerçek anlamda bir boşluk yakalayabilmiş olmam.

Sonunda!

Yazın kritiğini yapma fırsatım dahi olmadı -ki kritik yapacak kadar kitap okumadığım için bu yeni aklıma geliyor aslında. 

Hareketli bir yazdı. Fazlasıyla eğlendim, yılın yorgunluğunu üstümden attım. Dışarıda daha çok zaman geçirdiğim bir yaz olduğu için de kitap okumaya normalden daha az vakit ayırabildim. Genelde yazlarımı kitap okuma üzerine planlardım ama bu sefer öyle olamadı ne yazık ki ve ben koskoca yaz mevsiminde toplam 13 kitap okumuşum. 

Blogumu takip edenler bilir, yazın başında bir okuyamama durumuna tutuldum ve bu hala daha devam etmekte. Aylarca reading slump yaşayan insanlar görünce çok korkardım ve ihtimal veremezdim nasıl oluyor diye ama, işte başıma geldi...

Bu ay biraz kurtuldum sayılır, maratonları, okuma listelerini göz ardı edip yalnızca canımın istediği kitapları okumaya verdim kendimi ve işe yaramış gibi duruyor şimdilik. Aman nazar değmesin...



Bu okul dönemi beklediğimden daha yoğun başladı ve aynı şekilde devam ediyor şu anda. Hafta sonları geliyor diye seviniyorum ama o iki günde ödevler ve hafta içindeki derslere hazırlanmakla geçiyor. Rahat nefes alabildiğim her aralıkta kitap okumaya ya da yazmaya, dizi film izlemeye çalışıyorum ama onları da gönül rahatlığıyla yapamıyorum. Aklımda hep sorumluluklarım, yapmam gerekenler oluyor, içim içimi yiyor. 

Üçüncü senenin zor, diğer sınıflara göre nispeten daha zor olmasını zaten bekliyordum ama beklediğimden daha sıkı geçecek gibi duruyor. Vizelere iki hafta kaldı ve ben kendimi şimdiden tükenmiş hissediyorum.

Bu dönem, almak için iki senedir sabırsızlıkla beklediğim ve acayip heveslendiğim Edebi Çeviri dersini aldım. Üstüne derse en sevdiğim hocalardan biri girince bu dönem mutlu olmamı sağlayan tek şey o oldu. Bütün hafta boyunca o dersin gelmesini bekliyorum ve hiç bitmesin istiyorum. En istekli ve hevesle girdiğim ders de bu sanırım. 

Dersin işleyişi ve hocamızın yönetemi de harika ayrıca. Dersi alanlar olarak gruplara ayrıldık ve Bernard Shaw'ın çevrilmemiş oyunlarından bir tane seçtik. Grup olarak dönemin sonuna kadar o oyunu çevirmiş olacağız ve final notumuz da bu çeviriden verilecek.

Harika bir fikir değil mi?

Biz de grup olarak "Getting Married" oyununu seçtik ve oyunun beşte birini çevirdik şimdilik. Çeviri ve tartışma süreci öyle keyifli ki grup olarak çeviri yapmanın eğlencesini tatmış oldum. Söz konusu çeviri olduğunda ortak bir yol bulmanın zor olduğunu düşünürdüm ama deneyimleyince farklı bir çift gözün daha insana başka bir bakış açısı kazandırdığını gördüm. Bu açıdan çeviriye katkısı da çok büyük. 

Oyunla ilgili bloga bir yazı girmeyi çok istiyorum.



Bu dönemin başka bir heyecanı da üçüncü bir dil öğrenmeye başlamam oldu. Seçmeli olarak Rusça seçtim ve aslında bu dönemin başına kadar aklımda yoktu. Fransızca seçerim diye düşünüyordum hep ama onu sonra, bir kursa giderek öğrenirim nasılsa diye düşündüm. Aynı şey aslında Rusça için de geçerli ama okulda bir temel atmanın sonrası için kolaylık olacağını düşündüm. En azından alfabeye hakim olurum, vurgulara aşinalık kazanırım diye Rusça seçtim.

Beş haftayı geride bıraktık fakat hala harfleri öğrenme aşamasındayız. Biliyorsunuz Rusların kendilerine ait bir alfabeleri var. Ayrıca Rusça'da vurguların da çok önemli olduğunu öğrendik, kelimeleri vurgularıyla ezberlemek zorundayız, yoksa olmuyor yani. Almanca da artikel konusu problemken, Rusça'da da vurgu sorun yaratıyor yeni öğrenenler için.

Bu arada Almanca'ya zor diyordum ama Rusça'yı gördükten sonra fikrim değişti. Şu anda Rusça daha zor görünüyor gözüme ve Rusça çalışırken Almanca'yı özlediğimi hissediyorum. Ama şimdilik tabii...

Rus alfabesiyle adımı yazayım şuraya ; гёзде. :D



Maratonlarımı çok boşladım ve büyük olasılıkla bu yıl senelik kitap okuma hedefime ulaşamayacağım. Çok ama çok üzüyor bu durum beni ama yapacak bir şey yok, eğer hedefe ulaşmak adına kendimi okumaya zorlarsam biliyorum ki durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacak bu. O yüzden yalnızca canımın istediği kitapları okuma politikasıyla devam edeceğim şimdilik.

Şu an, çok uzun süredir ertelediğim Amerikan Tanrıları'nı okuyorum. Gaiman okumayalı çok oldu ve sonunda elim tamamen doğal bir iç güdüyle bu kitaba gitti. Öylece okumaya başladım. Henüz 50-60 sayfa okudum ama fazlasıyla akıcı ve ilginç olduğunu söyleyebilirim. Umarım ayın sonuna kadar bitirebilirim, vizeler gelmeden yani. 

Şu an annemlerle While You Were Sleeping'i takip ediyoruz ve onu beklerken de Duel'i izliyoruz. İlk defa iki Kore dizisini aynı anda yürütüyoruz sanırım ama WYWS dizisine başlamadan final yapmadığını akıl edemedik ve bölüm beklemekten de nefret ediyoruz. O yüzden hemen alternatif dizi bulduk biz de.

İki dizi de güzel gidiyor ama Duel türünden dolayı daha aksiyonlu geçen bir dizi, sanırım onu daha büyük bir heyecanla izliyoruz. WYWS içinse konunun daha can alıcı noktalara gelmesini umuyorum, henüz 10. bölümdeyiz bu arada...

Bu arada ben diziye Suzy için başladım ama Lee Jong-Suk'a aşık oldum. Şimdi ona aşık olmayan mı var diyeceksiniz ama ben bu adamı ciddi anlamda itici buluyordum - evet W'da bile. Bu diziye de başlarken dedim nasıl olacak, itici bulduğum birini bu kadar sevdiğim bir kadın oyuncuyla nasıl izleyeceğim dedim ama. Öhööm öhööm, kendimi Jong Suk'u hayranlıkla izlerken buldum. Bu dizisiyle kendisini bana acayip sevdirdi, neden bilmiyorum. 

Bundan önce yine bir tvN yapımları olan Tunnel'ı ve Save Me'yi izlemiştik. Tunnel muhteşemdi, öneri yazısını yazmayı düşünüyorum. (Ama ne zaman?)



Suzy'le çok yakışmışlar, ağlıcam. Çıldırıyorum. 

Son zamanlardaki en iyi gelişmelerden biri bu arada; internetten yemek çubuğu siparişi verdim. Nerede bulabileceğimi bilmiyordum, sadece İkea ve Metro'da olduğunu biliyordum ama oralarda oturduğum yere çok uzak. Sırf yemek çubuğu almak için uzun bir yol gitmek istemedim ve n11'den yirmili yemek çubuğu sipariş ettim. Paket resmen ışık hızıyla geldi arkadaşlar.

Eğer kitaplar konusunda da böyle hızlılarsa bundan sonra kitap alışverişimi de n11'den yapabilirim. 

Kısacası çubuk kullanmayı öğrendim ve cidden çok mutluyum :D

Bir gün boyunca elimde çubuklarla dolaşıp her şeyi onlarla yemeye çalıştım. Komik ve acınasıydı ama sonunda başardım. 



çıldırıyorum, çok tatlılaar!



Şimdilik benden bu kadar. Siz neler yapıyorsunuz, neler okuyorsunuz? Bu yeni dönemden beklentileriniz neler?

Benimle paylaşın!


Albüm müthiş, bir dinleyin derim 👉 "Flicker"

19 Ekim 2017 Perşembe

Dizi Yorumu : Goblin


쓸쓸하고 찬란하神-도깨비

Goblin : The Lonely and Great God

Tür : Romantik/Dram/Fantastik

Yayın Yılı : 2016

Yönetmen : Lee Eung-Bok

Senarist : Kim Eun-Sook





Öncelikle dikkatinizi çekmek, altını çizmek istiyorum. Bakın, dizi önerisi değil, dizi yorumu. Dolayısıyla yazı dizi hakkındaki olumlu/olumsuz düşüncelerimden oluşuyor, spoiler içeriyor.

Baştan söyleyeyim, izlemenizi kesinlikle önereceğim, benim için tüm zamanların favorileri arasına giren bir dizi olmadı. 

Neyse gelelim olumlu ama çoğunlukla olumsuz düşüncelerime.

Goblin, sanırım geçen senenin en çok konuşulan Kore yapımlarından biriydi. Başlamadan her yerde tanıtımını, heyecanla bekleyenlerin yorumlarını filan görüyordum. Hem kadrosuyla, hem de konusuyla herkes kocaman beklentilerle bekliyordu diziyi.

Dolayısıyla benim de ister istemez beklentilerim tavan yapmıştı, hem de oyuncuların hiçbirini tanımamama ve konuyu da yarım yamalak bilmeme rağmen. 

Diziyi izlemeye final yapmasına yakın bir dönemde başlamıştım. İzlemem o kadar uzun sürdü ki daha dün akşam izledim son bölümünü.

Dizinin finalini izledikten sonra netteki yorumlara şöyle bir baktım da çoğunluk bayılmış, çok sevmiş filan dedim acaba ben başka bir dizinin finalini mi izledim. Hatta yok yok, ben başka bir dizi mi izledim dedim. Hani hiç Kore dizisi izlemeyen biri olsam bu fikir değişikliğini anlayacağım ama Goblin'den çok çok daha iyi yapımlar varken onun bu kadar yüceltilmesini anlamış değilim.

Neyse, zevkler ve renkler deyip bu meseleyi burada kapatıyorum.




Oyunculuklara, kurguya, yer yer yaşattığı ters köşelere, mizahına, dramına hiçbir diyeceğim yok. Özellikle hikayesi çok sağlam bir diziydi. Geçmiş sahneleri en severek izlediğim yerler oldu. Reenkarnasyon olayı zaten bana hep ilginç gelmiştir. O da beni diziye çeken şeylerden biri olmuştu izlediğim sırada. Merak hep canlıydı, sizi diziyi izlemeye itiyordu.

Ama bir yere kadar.

İzledikten sonraki fikrim şu yönde ki bu dizi en fazla 12 bölüm olmalıymış. 12'den sonra dizi öyle saçmalamaya başladı ki kendimi devamlı gözlerimi devirirken buldum. Devam etmemin tek sebebi oyuncuların karakterlerinin hakkını vererek oynamasıydı. Kısaca diziyi bitirme nedenim bu güzel insanların performanslarıydı, yoksa senarist kafayı yemiş kesinlikle. 

Ne yapsak etsek de diziyi dört bölüm daha uzatsak diye ellerinden gelen tüm saçmalıkları ortaya dökmüşler. Bir zaman sonra olumsuz bir şey olduğunda, dram yaratılmaya çalışıldığında gözlerim bile dolmuyordu artık çünkü biliyordum, hatta emindim ki en fazla bir bölüm sonra bunun üstesinden gelecekler, her şey yoluna girecek. Bu da hikayeyi gereksiz uzattıkları için oluyordu işte.

Hele son bölüm olanlar sinirlerimi öyle bozdu ki. 30 sene geçtiği söyleniyor Eun Tak'ın ölümünün ardından ama bunu yazan insanlar düşünmüyor mu ki 30 senede bir ülkede hiçbir değişiklik olmaz mı? Düşünün bir Kore 30 sene önce nasıldı, şimdi nasıl? Ki burda bahsettiğimiz insanlar hayal gücü geniş insanlar, böyle bir kurguyu üretebiliyorlar ama 30 seneler bir zaman diliminin sebep olacağı değişiklikleri göz ardı ediyorlar.



- Ama çok güzelsiniz kiii-

Beni rahatsız eden bir başka şey de, sanki herkes mutlu olmak zorundaymış, herkesin mutlu sonunu yazmak zorundaymış gibi hissetmeleri. Zaten geçmişi bir insanların böyle bir hikaye içinde, işte Goblin'e dönüşüp, Azrail olup, reenkarnasyon geçirip bir araya gelmesi çok büyük bir tesadüfken - ki bunu da kadere bağlayıp razı olduk izleyiciler olarak - otuz yıl sonra hemen, hem de aynı vücutta reenkarne olan bir Sunny görüyoruz. Demek ki öldükten sonra sonra bu kızımız yeniden doğdu, hem de aynı bedende. 

Aynı şey Eun Tak için de geçerli. Neden aynı bedende senarist? Bir bölüm için oyuncu değiştirmek izleyiciyi memnun etmez, bunların aşkı böyle güzel diye mi düşündünüz. Böyle yaparak hikayenin kendi içindeki tutarlılığı ve gerçekçiliğini sarsacağını hiç mi hesaba katmadınız. 

Zaten dizide reenkarnasyonun prensiplerine de pek değinilmemişti. Ben kaçırdım belki ama olması gerekirdi, açıklanması gerekirdi. Sonuçta kurgunun dayandığı temellerden biri bu olay. Daha fazla, daha ilginç şeyler öğrenmek isterdim bu durumla ilgili ama sığ kalmıştı dizide. İşte, yeni bir bedende yeniden doğuyorsun olup bitiyor, demeye getirilmişti sanki.

Bir de mesela, hani 30 yılın bunun için çok kısa olduğunu filan geçtim, Eun Tak'ın reenkarne olacağından da eminiz ya - çünkü mutlu bitmek zorunda! - zavallı melodramatik hayal gücüm onun kadın olarak, hatta insan olarak değilde  akçam yaprağı olarak, geleceğini bile düşündü. Ne epik olurdu düşünsenize.

Ama yok, çiftler birleşmeli ve hikaye mutlu sonla bitmeli. Kurgunun tutarsızlık ve boşluklarla dolu olması hiç önemli değil.

Dram işleyeceksen, cesur olup yazdığın hüznün de arkasında duracaksın ve reenkarnasyona da sığınmayacaksın! :D 

Ya arkadaşlar, hala yediremiyorum ama otuz yıl içinde, aynı bedende dönmek nedir Allah aşkına? 

Neyse, çok dolmuştum, içimi döktüğüm iyi oldu. Bu diziyi harika dizi müzikleriyle ve eşsiz arka plan hikayesiyle hatırlayıp son dört bölümü kafamdan silmek istiyorum. Oyunculara da hakkını vereyim, harika oynadılar.




Diziyi çok sevenler varsa lütfen taşlamalarımın kişisel fikrim olduğunu hatırlasınlar. Sevenlere saygım sonsuz tabii. :D 

İzlememiş olanlarsa, benim gibi böyle gereksiz uzatmalardan, sündürmelerden çok rahatsız oluyorlarsa 12. bölüme kadar izlesinler. Finali kendi kafalarında yapsınlar, daha rahat ederler.

Her şeye rağmen bu dizi şunu sordurdu; aşk her şeyi affeder mi?

Gidip I'm Sorry I Love You izleyesim ve gerçek dramın tadını çıkarasım var ama... Yürek dayanır mı?

OST'ı bırakayım, cidden güzeldi. Bu vesileyle iyi analım diziyi.




Siz Goblin'i izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

9 Ekim 2017 Pazartesi

Fahrenheit 451 / Ray Bradbury | Kitap Yorumu


Fahrenheit 451

Ray Bradbury

Çeviren : Zerrin Kayalıoğlu & Korkut Kayalıoğlu

Yayım Yılı : 1953


Yıllar yıllar sonra tekrardan bir kitap yorumuyla merhaba!

Aslında kitabı bitireli biraz oldu, bir hafta kadar, ve aslında bu düşüncelerimi biraz toparlamama yardım etti. Normalde kitapları hemen bitirir bitirmez yorumlamaktan yanayımdır fakat biraz beklemek ve kitabın bana verdikleri, hissettirdikleri ve bende oluşturduğu etkiyi daha iyi anlamam için okuduktan sonra biraz beklemenin yorumlamak açısından daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum artık. 

Fahrenheit 451, adıyla, zamanında yasaklanan kitaplardan biri olmasıyla ve her şeyden daha önemlisi konusuyla her zaman okumak istediğim bir kitaptı. Neden ertelediğim hakkında hiçbir fikrim yok ama okumak isteyip de henüz okumadığımız kitapları neden beklettiğimizi hangimiz biliyor ki?

Her neyse, Fahrenheit 451'i sonunda okudum.

Çoğunuzun bildiği üzere kitap bir distopya ve itfaiye teşkilatının amacının tamamen değiştiği bir dönemi konu alıyor. Bu dönemde itfaiyeciler kitapları yakıp yok etmekle görevliler. Kitap okumak, kitap bulundurmak kesinlikle yasak ve bir ihbarla itfaiye kapınıza geliyor, kitaplarınızla birlikte evinizi de yakıyor. 

Kulağa korkunç geliyor değil mi? Zaten okurken de kendimi çok rahatsız hissettim, hayal etmesi bile kabus gibiydi benim için. 

Ana karakter Guy Montag, bir itfaiye çalışanıdır ve onun da görevi diğer meslektaşları gibi ihbar edilen yerlere gidip kitapları yok etmektir. Bir gün aynı sokakta yaşayan 17 yaşında genç bir kızla karşılaşır ve onunla yaptığı konuşma sonunda Guy'ın yaptığı işi sorgulamasına neden olur.

Fahrenheit 451, görece kısa bir kitaptı ve mesaj verme kaygısının ağırlıklı olduğu bir hikayesi vardı. Bu yüzden eminim ki orijinal dili sade ve anlaşılırdır. Benim okuduğum çeviride ise kesinlikle bir sorun vardı, bundan eminim. Çeviride bir problem olması akıcılığı bozuyordu ve çoğu yerde anlamsız gelen cümleler okuma zevkini de yok etti ne yazık ki. Benim okuduğum basımın iki çevirmeni var ve galiba sorun da buradan kaynaklanıyor. İş birliğini tutturamamış olabilirler. Ya da bilemiyorum, çeviri hoşuma gitmedi. 

Kitapların yakıldığı bir zaman söz konusu olduğundan insanlar etraflarında ne olup bittiğini bilmeyen, geçmişlerini merak etmeyen, dolayısıyla gelecekleri konusunda hiçbir kaygı taşımayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir kitleden ibaretler. Televizyon ve medya hala etkinliğini sürdürüyor bu dünyada ve insanlar üzerinde endişe verici düzeyde bir yere, bir etkiye sahipler. Tıpkı bugün de olduğu gibi aslında.

İzlemek, okumaktan daha kolay. Söylenen, öylece önümüze sunulan bilgiye inanmak, araştırıp sorgulamaktan daha kolay. Bugün de birçok insan, hatta bir sürü insan televizyonun esiri değil mi? Saçma sapan, insana hiçbir şey vermeyen hatta rezilliklerle dolu programlara bağımlı halde değiller mi? Belki ben izlemiyorum evet, sen de izlemiyorsun ama bu programları izleyen hatırı sayılır bir kitle mevcut, öyle ki yayınlanmaya devam ediyorlar. 

Kitaptaki bir ifade beni çok kızdırmış, aynı zamanda çok üzmüştü. Deniliyordu ki insanlar kitap okumayı zorla bırakmadılar. Bunu kendi istekleriyle yapmayı kestiler. 

Kitap okumak size yalnızca sahip olmadığınız bilgileri vermez; sizi yalnızca inanmadığınız şeylere inanmaya zorlamaz. Kitap okumak size bakış açısı kazandırır, açık görüşlü olmanızı sağlar. Empati yeteneğinizi geliştirir ve sizden farklı düşünen, farklı inançlara sahip olan insanlara karşı anlayış ve hoşgörü kazanmanıza yardım eder. 

Kitaplar sizi medeni kılar.

Ve bu kitapların saymakla bitmeyecek faydalarından yalnızca birkaçıdır.

Kitaptaki insanların robotlardan farkının olmaması, neredeyse iradesizleşmesi ve tam anlamıyla kontrol edilen bir kitle haline gelmesindeki en önemli sebep de bu zaten; kitap okumamaları. 

Düşünüp sorgulama yeteneğini kaybeden bu insanların aynılaşması da sömürücü, baskıcı güçlerin onları yozlaştırıp toplu halde yönetmesini, fikirlerini dahi kontrol etmesini kolaylaştırıyor yalnızca. 

Kitap düşündürdükleriyle ve ele aldığı hikayenin dehşet vericiliğiyle zaten düşük tuttuğum beklentilerimi karşıladı. Fakat itiraf etmem gerekirse bir 1984 kadar etkileyici değildi bence. Yazarın kurguladığı dünyanın konseptleri daha ayrıntılı bir şekilde verilebilirdi.

Karakterlerin yüzeyselliği onlarla bir bağ kurma olanağını imkansız hale getiriyordu mesela. Yukarıda da dediğim gibi mesaj verme odaklı bir kitaptı, fakat yine de bunu bir kurguyla vermeye çalışıyorsa yazarın, bu mesajı hikayenin içinde eritmesi gerekirdi bence. Böylece hikaye daha vurucu olabilirdi. 

Karakterlerle empati kurarak duygu ve düşüncelerine tanık olur, öyle bir atmosferde yaşasak biz neler yapıp neler hissederdik diye kafa yorardık. Ayrıca duygusal olarak bir ilişki kurulabilseydi, karakterlerin yaşadıkları daha derin etkiler bırakabilirdi okuyucuda.

Kısacası kurmaca bir öyküden çok, ders verici, uyarıcı bir kitap okumuş gibi hissettim daha çok. Bu olumsuz bir şey değil tabii, fakat dediğim gibi bu etken bende 1984'ün daha etkileyici olduğu kanısını doğurdu. 

Uzun lafın kısası, bilgiye ve kitaplara erişmek bu kadar kolayken okuyun, düşünün, sorgulayın. 

* Bu arada Fahrenheit 451, kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesiymiş. 



Siz Fahrenheit 451'i okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


3 Ekim 2017 Salı

Aylık Rapor | Eylül 2017

Düzenli yazdığım tek yazı dizisi sanırım bu aylık raporlar oldu çıktı artık. Yazın gezdim tozdum, bloga yazı giremedim, şimdi de okul dönemi başladı ve yaşadığım şok edici yoğunluk yüzünden yazı giremiyorum.

Blogumdan uzaklaştığıma gerçekten çok üzülüyorum. Mesela bu ay hiç kitap yorumu yazmamışım, belki de hakkında yorum yazacak kadar güzel kitaplar okumamamdır nedeni ama ben olumsuz düşüncelerimi de yazıyorum normalde.

Neyse, önümüzdeki aylar için umudumu kaybetmedim. En azından okul döneminin başlamasıyla hayatım düzene girdi yeniden. Belki böylece bloga yazı yazma konusunda eski tempomu ve hevesimi yakalarım. 


*Albüm için sabırlandıracak bir şarkı değil mi?*



Okunanlar

- Siyah Damar / Tarryn Fisher 1/5

Yazarın Fırsatçı serisini birkaç yaz önce okumuştum ve saçımı başımı yoldurttuğunu çok iyi hatırlıyorum. Çok da sevmemiştim ama bir şans daha vermek istedim, zira çok seveni var. Beklentim yoktu ama buna rağmen hayal kırıklığına uğradım. 

- Love, Rosie / Cecilia Ahern 2/5

Geçen yazdan beri okunmayı bekliyordu. Bu yaz, gerçi yazın okumuş sayılmıyorum ama, okuduğum tek İngilizce kitap oldu. Dili o kadar basitti ki İngilizce kitap okumaya başlayacaklar için kesinlikle tavsiye ederim. Hem güzel bir motivasyon olur, hem de hoş bir hikaye okumuş olursunuz.

Bana gelince, beklentilerim çok olduğu ve kitap bunları karşılayamadığı için iki puan verdim. Filmi daha iyiydi.

- Zaman Makinesi / H.G Wells 2/5

Sanırım bu ay, seçtiğim kitaplar beni hayal kırıklığına uğratmak için söz birliği etmiş. Uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı ve YARIYIL OKUMA MARATONU'nun Gelecekte Geçen Bir Kitap kategorisi için seçtim. Ayrıca kitap Popsugar Reading Challenge'ın da bir kategorisine uyuyordu. Bir taşla iki kuş misali.

Fakat kitaptan beklediklerimi alamadım. Bilim kurgudan daha ziyade biyolojik ve sosyolojik bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yalnızca sonu ilginç geldi ve hoşuma gitti. Bunun haricinde tahmin ettiğim gibi beni kendisine hayran bırakmadı. 


İzlenenler

Filmler

- Scare Campaign (2016) 3/5

- Cube (1997) 2/5

- The Adjustment Bureau (2011) 4/5

- Halam Geldi (2013) 5/5

- The Italian Job (2003) 3/5

- Basic Instinct (1992) 2/5

- Enemy (2013) 3/5

- A Cure For Wellnes (2016) 3/5


Diziler

- American Horror Story - Coven 4/5

Yeniden izledim, çünkü AHS'nin en sevdiğim sezonudur kendisi. Yine çok keyif aldım, yine çok gerildim. Müthişti.

- American Horror Story - Freak Show 3/5

Babamla birlikte izledik, o merak etti diye. Fena değildi ama sonu daha iyi olabilirdi bence. 

- The Big Bang Theory 1. Sezon 5/5

Geç bile kaldım bence başlamak için. Muhteşem!

- Rick and Morty 1. Sezon 5/5

Başladığında ben de izlemeye başlamış, fakat sonra devamını getirmemiştim. Sonunda devam ettim, güldürdüğü kadar sorgulattığı da bir gerçek.


Sonunda kitap okurken ellerimin üşüdüğü döneme girdik, çok mutluyum!

Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!