28 Mart 2017 Salı

Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu


Yüzyıllık Yalnızlık

Gabriel Garcia Marquez

Çeviren : Seçkin Selvi


"Yüreğini kolla, ölmeden çürüyorsun."


Yüzyıllık Yalnızlık bitti. Enfesti. Eşsizdi. Okuduğum süre içinde bana öylesine bağlandı ki - evet, ben kitaba değil, daha çok kitap bana bağlandı - peşimi bırakmadı. Karakterleri devamlı arsız hayaletler gibi etrafımda dolandı durdu. Rüyalarımda dahi beni yalnız bırakmadılar. Gözlerim her daldığında oradaydılar. Şimdi, kitabı bitirdiğimdeyse, hayatımdan bir şeyler eksilmiş gibi hissediyorum. Buna rağmen hala orada olduklarından da eminim; kitabın kapağını her araladığımda yeniden bana musallat olacaklarını biliyorum. Karakterlerin, kelimelerin, satırlar arasındaki Marquez sihrinin...

Bununla beraber Marquez'in ilk grup kitaplarını, yani hayali kasabası Macondo'da geçen kitaplarını bitirmiş oldum. İyi mi ettim bilmiyorum gerçi, Macondo'ya veda etmiş gibiyim. Aslında kasabayı, sakinlerini, yaşananları kitaplara hapsedip kitaplığıma yerleştirdirdim. Ne zaman özlem ağır basarsa kitapların sayfalarını karıştırıp Macondo ruhunu şöyle bir hortlatabilirim.

Marquez serüvenime ben, Kırmızı Pazartesi'yle başlamıştım ki o ikinci grup kitapları arasında yer alan bir eserdi. Bu kitap beni benden alınca yazarın öykü derlemelerini okudum. ( Mavi Köpeğin Gözleri ve On İki Gezici Öykü. ) Sonrasında Pınar ablanın yazarla ilgili aldığı derslerden bizimle paylaştıkları doğrultusunda kendime bir "Gabo okuma planı" hazırlamıştım. Onun eserlerini rastgele okumak istemedim ve en baştan, birinci grup kitaplarından başladım. Dolayısıyla yazarı okumaya onun da ilk kitabı olan "Yaprak Fırtınası" ile devam ettim. İlk gruptaki altı kitabı sırasıyla okumak aslında biraz zordu çünkü kitapların sonuncusu Yüzyıllık Yalnızlık'tı. Bazen bir an önce onu okumak istedim, fakat kendimi frenledim. Sırasıyla yazarın Yaprak Fırtınası (1955) , Albaya Mektup Yok ( 1961) , Hanım Ana'nın Cenaze Töreni (1962) , Şer Saati (1962) , İyi Kalpli Erendira (1972) ve sonunda vuslata kavuşup Yüzyıllık Yalnızlık (1967) kitaplarını okudum.


Doğruyu söylemek gerekirse bu yolu izlediğime, Yüzyıllık Yalnızlığı okurken çok memnun oldum, doğru yaptığımı düşündüm. Çünkü Marquez'in ilk grup kitaplarının sonuncusu olan, yani Macondo'danın oluşumu, gelişimi ve sonunu yazdığı bu kitapta önceki kitaplardan izler, gölgeler gördüm. Macondo'da yaşanmış ya da yaşanacak olaylarla ilgili ifadelere rastladım ve bunların tanıdık gelmesi beni çok mutlu etti. Kitaptan aldığım keyif katlanmış oldu. 

Örnek vermem gerekirse, Aureliano'nun bir keresinde ziyaret ettiği Erendira'nın hikayesini anlatıcımız birkaç cümleyle araya sıkıştırıvermiş. Sonraki gün Erendira kasabadan ayrılıyor ve Aureliano onu bir daha görmüyor; fakat biz İyi Kalpli Erendira'nın hikayesini baştan sonra başka bir kitapta okumuştuk zaten. Tanıdık bir yüz görmek öylesine güzel bir histi ki o kısmı birkaç kez okudum dönüp dönüp. 

Sonrasında büyük bir cenaze törenini anlatırken yazar kendisiyle çelişmediğini ispatlamak için, yüzyıl sonra olacak Hanım Ana'nın Cenaze Töreni'nden bahsediyor, ondan sonra en büyüğü olduğunu da vurguluyor. Aylık bağlanmasını bekleyen askerlerden bahsediliyor ki bunlardan birinin hikayesini biz Albaya Mektup Yok kitabında okuduk. 

Bunun gibi birçok örnek mevcut kitapta ve ben okurken mest oldum. Bunu bir okura yaşatabilmek her yazarın harcı değildir. Tutarlılığı korumak, dahası abartmadan, karakterin ya da yaşanmışlığın sırıtmadan hikayeye oturtulması, kurguya serpiştirilmesi bence büyük bir kabiliyet gerektiriyor. Ki zaten burada artık Marquez'in yeteneğinden bahsedecek halimiz yok daha fazla.

"Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı."

Yazar kitaba her zaman yaptığı gibi vurucu bir cümleyle başlıyor. Karakterin kurgunun bir yerinde geleceği noktayı okurun yüzüne şak diye çarpıyor. Hem şaşırtıyor, hem de meraklandırıyor aynı zamanda. Eğer olaylar böyle bir noktaya geliyorsa, neden bunu en başından söyleyip olayın gizemini çürütüyor diye düşünüyorsunuz ilk önce fakat zaten mesele de bu. Sizi okumaya iten şey karakteri o duruma getiren şeylerin, olay örgüsünün ne olduğunu merak etmeniz. 

Yazar doğrudan sözü geçen anıdan bahsederek kitaba giriş yapsaydı, ki çoğu zaman olan budur, normal bir kitap okur, normal hislerle kitaba devam eder, yukarıda bahsedilen şey vuku bulduğunda da bir anlık şaşırır, kitabı kapatırdınız. Marquez'in farkı da burada yatıyor bence. 

Albay'ın bir gün idam mangasının önüne dikileceğini bile bile, kaçınılmaz, önlenemez olaylar dizisini okuyorsunuz ve merakınız da devamlı canlı kalıyor. Aynı şekilde kurulmuş, geleceğe gönderme yapan cümlelerle sık sık karşılaşıyorsunuz zaten kitap boyunca. Ancak daha önce de söylediğim gibi bu hiçbir şekilde okuma keyfini kaçırmıyor aksine, sayfaları daha bir istekle çeviriyor, bir an önce sonraki cümleye geçebilmek için satırları adeta atlayarak okuyasınız geliyor. 


Marquez'in başardığı şeylerden biri olağanüstüyü olağan halde aktarabilmesi. İnanılmaza inanmamızı sağlayabilmesi. Üslubu okuyucunun anlatılan olayların imkansız olduğunu iddia etmesini engelliyor ve aynı zamanda okuyucunun gerçekliğin sınırlarını sorgulamasına neden oluyor. Bir ifadeyi okuyup böyle bir şeyin olanağı olmadığını düşünecekken verdiği detaylar ve gerçeküstü anlatımıyla sizi ikna ediveriyor hemen. Abartılmış olaylar, anlatımlarla fantastikliği yakalıyor ve bu fanteziyi gerçekliğe dönüştürüp okura sunuyor.

Bir süre sonra buna alışıyorsunuz ve her yeni karakter, her yeni olayda alışılmışın dışında bir şey görmeye hazırlıklı oluyorsunuz. Fakat bu kesinlikle anlatılanlardan keyif almayı bırakacağınız anlamına gelmiyor. Gabo asla klişeleşmez, asla beklendik değildir.

" Ölmek sanıldığından çok daha zor."

Kitabın başındaki aile ağacından da anlaşılacağı üzere kitap bir soyun hikayesi. Buendia ailesinin yedi kuşağının bir sunumu. Kitabı okurken zaten sanki zaman gözlerinizin önünde oradaki gibi akıyor, her satır, her cümle an gibi geliyor insana. Bazen durur da zamanın ne çabuk geçtiğini anlar ve korkarız ya, kitap bana zaman zaman bunu yaşattı. Ne ara onca şey oldu, ne ara kurgu bu kadar akıp gitti anlayamıyorsunuz. Kısacası kitap, hayat gibi.

Gerçekçiliğini Colombia'nın tarihi arka planından, büyüsünü de Latin Amerikan'nın kültürü, mitleri ve sembollerinden alıyor. İkisinin harmanlanmasından enfes bir büyülü gerçekçi anlatım meydana geliyor. Colombia'nın savaşlarla geçen yıllarının, muhafazakar ve liberallarin çatışmasının bir yansıması, eleştirel bir dille hikayeleştirildiği bir kitap aslında Yüzyıllık Yalnızlık. 

Ana tema ise tabii ki yalnızlık. Her karakterin kendine özgü bir yalnızlığı var bu kitapta ve isimlerle birlikte nesilden nesile bulaşıyor. Aslında çok göze batmadan kitaba işlenmiş yalnızlık teması. Öyle ki farkına varmadan size bile sıçrıyor, içine çekiyor. Biraz da melankolik bir insansanız kitaptaki bu yalnızlıkta kendinizi kaybetmeniz işten bile değil. 

Bu bağlamda benim en ilginç bulduğum karakter, kişiliğiyle ve ruh haliyle olsun, verdiği kararlar ve bunların doğurduğu sonuçlara göğüs germesiyle olsun Amaranta oldu. İlk önce davranışları çok absürt gelmiş olsa da karakterin derinliğini gördükçe, anladıkça tavırlarını, düşüncelerini anlamlandırdığım bir karakter oldu. Aslında bol kadrolu kitaplarda karakterlere bağlanma sorunu yaşıyorum. Hepsi kendi halinde, kendi başlarına gibi geliyor bana fakat bu kitapta her karakter kendi için bana bir şeyler hissettirdi, düşündürdü. 


" İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür."

Kitabın arka kapak yazısından da anlaşılacağı üzere Marquez'in bu kitaba yazmasını sağlayan şey geçirdiği çocukluk. Çocukluğunda yaşadığı açıklanamaz olaylar, büyüklerinden dinlediği acayip hikayeler, tanık olduğu tuhaflıklar bu kitabı yazmasındaki en büyük etken. 

Onun da anne tarafından büyükanne ve büyükbabası, büyükbabası birini öldürdüğü için Riohacha'dan Aracata'ya göç etmişler. Büyük anne ve babası tıpkı kitabın başındaki ana karakterler Ursula ve Jose Arcadio gibi kuzenlermiş. 

Marquez çocukken muz katliamını duyar ve dehşete düşer. Onu daha da şaşırtan ise lisede tarih kitabında bu olaya hiç yer verilmemesi, olmamış gibi gösterilmesidir. Kitapta da kurgusal bir şekilde anlattığı bu katliam, Macondo'daki diğer insanlar tarafından hatırlanmaz. Olmamış bir olay gibidir sanki. 

Kitapta beni de şok eden, üzen, dehşete düşüren bir olaydı bu. Onca insanın, 3000 olduğu söyleniyor, katledilmesi, cesetlerin vagonlarla tanışıp denize dökülmesi; buna rağmen kimsenin böyle bir şey olmamış gibi davranması....

Uzun lafın kısası basıldığı günden bu yana yazarının Cervantes ile, eserin ise Don Kişot ile karşılaştırıldığı bu kitap gerçekten de bir başyapıt. Yirminci yüzyılda yazılmış en önemli eserlerden biri. Dilim döndüğünce üzerinde düşündüklerimi yazmaya çalıştım fakat anlatamadıklarım, kelimelere dökemediklerim daha fazla. Düşündürdüklerini yazmak kolay fakat hissettirdiklerini anlatmak imkansız. 

Birinci grup kitaplarını bitirmemin şerefine benim okurken büyük keyif aldığım bir Marquez röportajını çevirip sizlerle paylaşmak istiyorum. Keşke onun kitaplarıyla, o hala hayattayken tanışabilseydim. Ardında böyle kitaplar bıraktığı için ona çok büyük bir teşekkür borçluyum. Huzur içinde yatsın...

Siz Yüzyıllık Yalnızlık'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

22 Mart 2017 Çarşamba

Ne Var Ne Yok | Mart 2017 // Kütüphane Arayışlarım ve İzmir Kitap Günleri



22.03.2017

Artık sabah daha erken oluyor. Gecenin karanlığında okul için evden çıkmam gerekmiyor. Dahası kuş cıvıltılarıyla uyanıyorum. Havalar da ısındı. Ağaçlar çiçek açtı. Ama ben hala kupkuru hissediyorum nedense. Bana hala kara kış dışarısı. İçim de kuru ayazla uğulduyor filan. Baharın neşesi beni ne zaman bulacak, en azından şöyle bir yoklayıp geçecek merak ediyorum. Umarım yakındır. 

...

Böyle melankolik bir giriş yapmış olsam da son zamanlarda moralimi yükselten kitap alışverişimden bahsetmek istiyordum aslında. Fakat öncelikle üst üste gelen hayalkırımlarımdan biri olan kütüphane arayışımı anlatmam gerek.

Aslında bana okulumun kütüphanesi yetiyor çoğunlukla. Fakat ben daha büyük, daha güzel, farklı kütüphaneler de görmek, gezmek, oralardan yararlanmak istiyorum. Araştırdım ettim, İzmir'deki Milli Kütüphane'yi bir yoklayayım dedim. Yapısı, internet sitesi, vikipedide hakkında yazılanlar aklımı cezbetti çok fena. 

Neyse gittim "Milli Kütüphane"ye. Bana oraya üye olmayacağımı, ödünç kitap hizmetlerinin olmadığını söylediler. Oysa online katalog taramasından çok güzel kitapları bünyelerinde barındırdıklarını görüp fena heveslenmiştim. Beni "Atatürk İl Halk Kütüphanesi"ne yönlendirdiler. 

Umudumu yitirmeyip oraya da gittim. Üye olmak istediğimi söylediğimde danışmadaki amca bana görevli kişinin rahatsız olduğunu, haftaya tekrar gelmemi söyledi. 

İnsanın içindeki bütün heves nasıl sömürülür, bugün bir kez daha gördüm. Yani bir üyelik işlemi yapmak ne kadar zor olabilir ki? Kütüphane de her zaman gidebileceğim bir yerde değil zaten, en sık iki haftada bir filan gidebilirim. 


İşte böyle hayal kırıklıklıklarımın üzerine bir yenisi daha eklenmişken, yolumun üzerindeki Atatürk Kültür Merkezin'de Türk Tarih Kurumunun düzenlediği Kitap Günleri'ne denk geldim. Yeni bir umutla girdim içeri. Mini bir kitap fuarı gibiydi. Kitap almak hiç aklımda yokken birkaç kitap aldım oradan dayanamayıp. Fiyatlarda pek bir değişiklik yoktu. Birkaç yayınevinin sınırlı sayıda kitaba yaptığı 5-10 liralık indirimleri ve bilindik %20 ya da en fazla %40 indirimleri vardı. 

Kitaplarım biraz olsun moralimi düzeltmişken eve vardığımda cuma günü sipariş ettiğim kitapların da ulaşmış olduğunu gördüm ve günün tüm olumsuzluklarını unuttum. Kitapyurdu beni bekletecek diye öylesine emindim ki kitapların bugün gelmiş olması beni çok mutlu etti. Hasar filan da yok tabii, zaten hiç yaşamadım şimdiye dek böyle bir olay, umarım bundan sonra da yaşamam. Aman nazar değmesin. 



Meleğin Düşüşü çok fazla olmasa da merak ettiğim bir kitaptı. Arka kapak yazısı filan çok ilginç. Birinci kitabı indirimdeydi sadece ben de ilkini okuyayım, beğenirsem diğer iki kitabını da alırım mantığıyla sadece ilkini aldım. Zaten diğer kitaplarını standda göremedim.

Beraber Yürüttük Biz Bu Yıllarda yine uzun zamandır almak istediğim, sepetimde alınmayı bekleyen kitaplardandı. Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda'yı geçen yaz okumuştum. Bu kitap da 2013 yılından, yani diğer kitabın bıraktığı yerden başlıyor. Yılmaz Özdil'in üslubunu çok seviyorum. Okumak için sabırsızlanıyorum.

Bu iki kitabı 5 liralık indirimden aldım. Mutluyum.

Murakami daha önce hiç okumadım ve okumaya başlamayı çok istiyorum. Kadınsız Erkekler öykülerden oluşan bir kitap. Böyle bir derlemeyle başlamanın yerinde olduğunu düşündüm, bilemiyorum doğru mu yaptım. Beklentim var tabii ki ama düşük tutmaya çalışıyorum. Özellikle bu aralar hayatın bana devamlı bozuk atmasını göz önüne alırsak... Bu kitabı da %20 yada 30 indirimle aldım. 

Diğer kitaplar, yani Zweig'lar çoktandır sepetimde bekleşiyorlardı. Sonunda dedim ki madem her şey, herkes beni hayal kırıklığına uğratmaya başladı, ben de koyduğum kuralları yıkarım. Kendimi iyi hissetmek için kitap almama kuralımı çiğnedim, pişman değilim. Geçen cuma siparişini verdiğim bu yedi kitap bugün yani salı günü elime ulaştı. Yeterince hızlı, teşekkürler Kitapyurdu. 



Bunlar da küçük kaçamaklarımdı. Tek tük oldukları için ben kuralımı çiğnemiş saymıyordum kendimi ama, kimi kandırıyorum. :D

Silmarillion sanırım Aralık ayının sonunda bir indirime girmişti İdefix'de. Ben de bu fırsatı kaçırmamak için gözlerimi kurala yumdum ve hemen satın aldım. Sonuçta her zaman indirimde yakalanacak bir kitap değil bu. 

Demir Ökçe'yi büyük bir tesadüf eseri sahafta bulmuştum. Bordo&Siyah olması da ayrı bir güzeldi. Almak istiyordum zaten, neden olmasın ki dedim. 

Son olarak da Almanya'dan aldığım kitap Der Mitternachtspalast. Almak istediğim çok kitap vardı fakat kitap fiyatlarından önceki yazımda bahsetmiştim. Çok uçuktu, en azından bir turist için. Bu yüzden indirimli kitaplar kısmından bulduğum bu kitap ilgimi çektiği için almak istedim. Kitap romantik bir kitap ve Kalküta, Hindistan'da geçiyor. İzlediğim romantik Hint filmlerini göz önünde bulundurup kitabı seveceğimi düşündüm. Fakat ne zaman okurum bilmiyorum, Almancası beni zorlayabilir. Umarım çok zorlamaz :D

İşte bu yazının özeti, kitap almama kuralını yıkan ve hiç pişman olmayan bir muggle. Pişman değilim hiç, çünkü artık canımı sıkan şeylerden kaçmak için yeni dünyalar satın aldım. Daha güzel ne olabilir ki?


Güzel şeyler de oluyor tabii; mesala Can Bonomo'nun yeni albümü " Kainat Sustu " çıktı. İyi ki çıktı.

"Ben yandım selamet olsun diğerlerine."

Dinleyin, çok güzel.


İzmir'de düzgün bir kütüphane tavsiyesi verecek olursa biraz daha mutlu olabilirim. Lütfen?

Sağlıcakla kalın.

14 Mart 2017 Salı

Devlet / Platon | Kitap Yorumu


Devlet

Platon

Çeviren : Sabahattin Eyüpoğlu & M.Ali Cimcoz

2017 Klasikler / 2


Sonunda kitap yorumu yazan muggledan herkese selamlar!

Yılın ikinci klasiğini nihayet bitirdiğim için kendimi rahatlamış hissediyorum. Evet, mutlu değil, rahat bir nefes almış hissediyorum kendimi. Zira Devlet'i okumak tam iki hafta sürdü ve bu süre içinde sanki bir ders kitabını okuyormuş gibi hissettim kendimi. Kısacası yorucu ve aynı zamanda doyurucu bir okuma oldu benim için. 

Aslında bu kitabı özellikle okumak istememin sebebi taaaa 11. sınıf felsefe derslerimize uzanıyor. Ben o zamanlar da felsefe derslerini çok seviyordum ve hatırlıyorum snıfımızda Sofi'nin Dünyası, Sokrates'in Savunması gibi kitapları sınav için severek okuyan bir ben vardım. Derslerimizde tabii ki Devlet'in de adı geçiyordu ve ben çok merak ediyordum. 

Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanmazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için güzel sözlü demogoglar, kötü de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin devleti idare edebileceği zannedilir. 

Bilmeyenler için kabaca Devlet, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğinin tartışıldığı bir kitap. Diyalog şeklinde yazılmış ve farklı farklı konulara değiniyor; askerlik, devlette kadının yeri, çocukların savaşlara katılması gibi değişik meseleler ele alınıyor. 

Kitap aslında doğruluk, eğrilik; iyilik, kötülük kavramlarını irdeleyerek başlıyor. İnsan hangi türlü kazançlı olur, hangi şekilde yaşarsa mutluluğa ulaşır bu tartışılıyor. Aslında bu ahlak felsefesi alanına giren bir mesele, bu yüzden benim çok ilgimi çekti. Ahlak zorlama mıdır? Tanrı kavramını bir tarafa bıraktığımızda ahlak olgusu nasıl değerlendirilir? İnsan fırsatını bulduğunda haksızlık etmekten çekinir mi? Bu gibi sorular da tartışılıyor kitapta ve ben kendi adıma ilgiyle okudum bu bölümleri.

Daha sonra bunu açıklığa kavuşturmak adına ideal bir devletin ortaya çıkışı, gelişimi ve özellikleri üzerinde duruluyor kitap boyunca. 

Toplumun, toplum düzeninin oluşmasından devlet yapısının ortaya çıkışını Platon, insanın tek başına kendine yetemeyeceğine, başka insanlara da gereksinme duyacağına dayandırıyor. Toplumda bir siyasal düzenin oluşması için de toplumun belirli bir doygunluğa, bolluğa ulaşması gerekiyor. Böyle olunca insanlar daha fazlasını istemeye başlayacaklar; dolayısıyla topluma üzerinde yaşadığı toprak yeterli gelmemeye başlayacak. Başka topraklardan mal edinme hırsına kapılacaklar. Her toplum bu isteğe kapılacağından sınırlarını koruma zorunluluğu da beraberinde gelecek. Koruyuculara, askerlere ihtiyaç duyulacak ve her şeyin üstünde, bunları çekip çevirecek bir yönetenler grubu oluşacak. İşte böylece siyasal toplum gelişmiş oluyor.

Bir devlette zenginlik ve zenginler baş tacı olunca, doğruluğun ve doğru insanların şerefi azalır.

Okumaktan en keyif aldığım kısımlar sonlara doğru Sokrates'in devlet şekillerini karşılaştırıp özelliklerini ortaya dökmesi, aynı zamanda bunu paralel insan karakterleriyle pekiştirmesiydi. Özellikle demokrasi eleştirilerini çok ilginç buldum ve çoğu tespitleri yerinde ve doğru buldum. Oligarşinin demokrasiye, demokrasinin de zorbalığa nasıl döndüğünü anlatacağından ilk bahsettiğinde nasıl olur diye sormadım değil. Özellikle demokrasi nasıl tiranlığa dönüşebilir diye meraklandım. Açıklamaları okuduktan sonra ise bunun sandığım gibi imkansız olmadığını gördüm. Bu kısımdan çıkardığım sonuç ise bir kez daha "her şeyin fazlası zarar." oldu. Hatta özgürlüğün bile...

Bir şehirde dilenci gördün mü, orada hırsızlar, yankesiciler, dinsizler, kanlı katiller de vardır.

Eğer siyasi toplum, siyasal sistemler, yönetimler ilgi alanınıza giriyorsa bence keyifle okur, kitaptan bir şeyler de alırsınız. Belki farklı bakış açıları edinmenize de vesile olur. Fakat başta da söylediğim gibi sabır ve özen isteyen bir kitap. Ders kitabı gibi her cümlesini anlayarak, sindirerek okumak gerekiyor. Hatta ben okurken notlar da aldım. 

Kitabın çevirmenlerinin yazdığı önsözü de okumanızı tavsiye ederim. Ben kitap bittikten sonra okudum her zaman yaptığım gibi. Yazarların önsözlerini de okumayı seviyorum tabii ama çevirmen önsözleri daha bir hoşuma gidiyor benim. 


Siz Devlet'i okudunuz mu?
Hakkında neler düşünüyorsunuz?
Benimle paylaşın!


12 Mart 2017 Pazar

Pazar 6'lısı : En Güçlü 6 Kadın Karakter


Bu haftanın konusu Kadınlar Günü'ne özeldi. Ben pek bir beğendim. Bilhassa edebiyatta güçlü kadın karaktere sahip kitapları okumak ayrı bir keyif veriyor bence insana. Aynı şekilde tam tersi de, sinirden kitabı fırlatıp atmamıza sebep olabiliyor. 

İşte benim en güçlü bulduğum kadın karakterlerden 6 tanesi;


1- Jane Eyre / Jane Eyre

Hayır, belirtmekten bıkmayacağım. Jane Eyre şimdiye dek okuduğum en muhteşem klasik. Jane Eyre tam da örnek alınası bir kadın. Ayrıca ben gerçekten de Jane'in Charlotte'ın karakterini yansıttığını düşünüyorum. Hem de çok fazla. 


2- Lily Potter / Harry Potter

Harry Potter evrenindeki tüm güçlü kadınları temsilen, oğlu için kendi canını feda etmekten çekinmeyen bir anne olan Lily'nin adını yazdım; Alice Longbottom, Molly Weasley, Minerva McGonagall Hermione, Ginny, Luna, Tonks... 


3- Eowyn of Rohan / Yüzüklerin Efendisi

Lütfen ama, hangimiz şu sahnede şaha kalkmadık ki?


4- Daenerys Targaryen / Buz ve Ateşin Şarkısı

Kitapları okuyan ya da diziyi takip eden herkes Daeny'nin şu an bulunduğu yere tırnaklarıyla kazıyarak geldiğini biliyordur. Hala hayret ederim ben başardıklarına. Hiç kimseyken, şimdi ünvanlarını sayarken nefesimiz yetmiyor...


5- İlay / Çiçekler Büyür

Kitabı okurken cesaretine, yürekliliğine hayran kaldığım karakter. Keşke herkesin içinde birazcık İlay'da olan bayrak sevgisinden olsaydı, her şey daha güzel olurdu. Çok değil, birazcık...


6- Feride / Çalıkuşu

Tanımayan yoktur zaten Çalıkuşu Feride'yi. O zamanın zihniyetine rağmen öğretmen olarak, kadın bir öğretmen olarak yaşadığı zorluklara rağmen yılmayıp idealist bir eğitimci olma yolunu tutması içinde bulunduğu Osmanlı toplumunda hiç de kolay şeyler değildir. Kendisi özellikle kadın öğretmenlerimiz için önemli bir örnektir bana sorarsanız. 




Sizin güçlü bulduğunuz kadın karakterler hangileri?

Benimle paylaşın!

10 Mart 2017 Cuma

Muggle Postası #4 // Yıllardır Gelecek Postasında Saklanan Gizli Karakter : Kızıl Cadı


Harry Potter tasarımcıları, yıllardır filmlerdeki gazetelerde bir karakter saklıyorlardı. Ve şimdi o karakter, Fantastik Canavalar'da yeniden karşımızda!

J.K Rowling'in büyücülük dünyasında, oldukça başarılı ve özgür bir basın mevcut. Birleşik Krallık'ta Gelecek Postası büyücü toplumunu güncel olaylar hakkında bilgilendirirken; New York'ta The New York Ghost halkı Grindelwald'ın yükselişi hakkında uyarıyor. 

Filmler için bu gazeteleri MinaLima stüdyosu tasarlıyor. J.K Rowling'in filmlerde mutlaka görünmesini istediği manşetlerin dışındaki tüm içeriğe MinaLima kadrosu karar veriyor. Yıllar boyunca gazetelerde Quidditch maçları ya da işe daha fazla cadı almakla ilgili haberler sokuşturdular. Bu, daha gerçek ve daha özgün bir büyücü dünyası oluşmasına yardımcı oldu.

"Şimdi biliyoruz ki, bu şeyler gerçekten dikkat çekmiş. Geçmişte hayranların bu tür şeyleri böylesine dikkatle incelediğini fark etmemiştik." diye konuştu MinaLima'dan Miraphora Mina. 

MinaLima aynı zamanda bir de gazetelere, hayranların yıllarda farkında olduğu, yinelenen bir karakter de yerleştirmekteydi: Kızıl Cadı. Bu karakter devamlı suç işleyip Azkaban'a girip çıkan bir holigan.

Kızıl Cadı ilk kez üçüncü Harry Potter filminde görüldü ve sonrasında da görülmeye devam etti. 1926 yılının başlarında geçen Fantastik Canavarlar filminin yayınlanmasıyla karakterin hikayesine bazı eklemeler yapıldı.

Bu karakterin büyücülük dünyasındaki ortaya çıkışlarını kronolojik olarak derledik. 

Kızıl Cadı ilk olarak Fantastik Canavarlar filminde, Gelecek Postası'nın bir manşetinde yer alıyor. Gizemli olarak nitelendiriliyor ve bir soruşturma altında olduğundan bahsediliyor. Nedenini bilmiyoruz.


The New York Ghost'un sayfalarında başka bir kızıl cadı daha görüyoruz. Mina'ya göre bu ikisi aynı cadı. Söylentiye göre Kızıl Cadı bu dönemde peruk hırsızlığı yapıyordu. 


Yaklaşık 70 yıl sonra Kızıl Cadı yeniden ortaya çıkıyor. Bu sefer Harry Potter ve Azkaban Tutsağı filminde, Gelecek Postası'nın bir baskısında yer alıyor. Sirius Black'in kaçışı en ön sayfada, fakat arkasında da Kızıl Cadı ile ilgili bir haber bulunuyor. Bertie Bott'ın Her Lezzetten Fasulyeleri 'nin toplatılmasında onun da parmağı olduğundan bahsediliyor. 

Bir yıl sonra Harry Potter ve Ateş Kadehi'nde, Kızıl Cadı yeniden sokaklarda ve daha fazla hilekarlık pesinde. Önce bir muggle futbol maçında tutuklanıyor.


Sonra, Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda Kızıl Cadı, Gelecek Postası'nın ön sayfasında yer alacak kadar ünlenmiş durumda. Manşetteki Dumbledore haberinin altında ve Büyü Bakanı Cornelius Fudge'ın en şık büyücü ödülü alması hakkındaki makalenin hemen yanında, Kızıl Cadı'nın yeniden dışarıda olduğunu öğreniyoruz.


Bu noktadan sonra, elimizde Kızıl Cadı'nın maceraları hakkında bilgi verecek güvenilir bir Gelecek Postası yok. Fakat neyse ki Dırdırcı  bu hikayeye değiniyor. Harry Potter evreninde bu pek de güvenilir bir yayın değil fakat elimizde olan bu. 

İlk önce Dırdırcı bize Kızıl Cadı'nın sahte bir saç rengiyle Caxambu, Brezilya'da tutuklandığını söyledi. Bunun, Gelecek Postası'nın yazdığı, Kızıl Cadı'nın kurtulduğu Boya Patlaması haberi ile bir ilgisi var mıydı peki?

Daha sonra Dırdırcı, Kızıl Cadı'nın Boya Skandalı'nda yer almasından dolayı Azkaban'a gönderildiğini yazdı.

Fakat uzun süreliğine değil! Kızıl Cadı'dan aldığımız son işaretlere göre Azkaban'dan çıkmayı başarmış. Şimdi tek bildiğimiz, hala dışarıda bir yerlerde ve Balyumruk'u yağmalamak gibi daha bir sürü şeytanlık peşinde!







Kimilerine çok küçük, çok önemsiz gelebilecek bu detaylar benim çok hoşuma gidiyor. Gerçekten de çok mantıklı düşünülmüş dokunuşlar bunlar, haberde de denildiği gibi HP evrenini daha gerçek, daha orijinal hale getiriyorlar. 

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz merak ediyorum.

Benimle paylaşın!



Kaynak: independent.co.uk

8 Mart 2017 Çarşamba

Perdeler Çekilmiş



Günün en nefret edilesi saatleri.
Güneş battı batacak.
Ufuk insanın içini sıkan bir renge bürünmüş.
Sokaklarda bir an önce evlerine varmak isteyen, aceleci adımlarla yürüyen insanlar.
Kimse, kimsenin umurunda değil.
Özellikle kötü bir gün geçirmedin ama yine de solukların boğuyor sanki seni, bir şey olacak belli. 
İçindeki sıkıntıdan, oturup ağlamak isteğinden belli.

Sokağın başında anlıyorsun daha, ölüm var havada. Geri dönmek istiyorsun ama ilerlemeye devam ediyorsun, eve ulaşmak istiyorsun çünkü. Ayakların kendi kendine hareket ediyor, adımlarını isteyerek atmıyorsun aslında. İlerledikçe göğsün daralıyor, nefeslerin sıklaşıyor; ama devam ediyorsun. Eve bir varsan..

Karşıdan gelen kadının doğrudan sana baktığını görüyorsun, bir şey söyleyecek ama yeterince yaklaşmayı bekliyor. Sabredemeyip koşar adım geliyor yanına, kolunu yakalıyor. Sana hemen eve gitmeni, dışarıda kalmamanı söylüyor. Çabuk ol, diyor. Çabuk.

Ne olduğunu sormana kalmadan terliklerini şaplata şaplata koşarak uzaklaşıyor kadın. 
Bir şey olacak belli.

Bu sefer adımlarına hakim olup hızlanıyorsun. Kalbin canını yakacak kadar hızlı atsa da, bacakların seni taşıyamayacak kadar titrese de eve varmak zorunda olduğunu bilmek, sana devam etme iradesini veriyor.

Evine girmeni biri daha söylüyor ama kim olduğuna bakmadan koşmaya başlıyorsun.

Alışkanlıktan karşı evdeki kızlara selam vermek için kapınızın önünde durup oraya bakıyorsun başını kaldırıp. Bütün perdeler çekilmiş, ev sessiz, karanlık, soğuk.
Her zaman balkonda oturup gelene geçene laf atan neşeli komşu kızları nerede?

Gir içeri, diye bağırıyor annen evinizin penceresinden. Sesini alçak tutmaya çalışıyor, biri duyacak diye korkuyor mu ne?
Eve girerken gözlerin hala boş balkonda, perdeleri çekilmiş pencerelerde. Annen seni kolundan tuttuğu gibi içeri çekiveriyor.
Kimse kalmadı dışarlarda, diyor annen, anlatmaya başlıyor. Komşunun kızları kötü bir şey yapmış. Öyle söylüyor annen, çok kötü bir şey. Ama anlamıyorsun, ne diye soruyorsun. 

Oğlanlarla konuşuyorlarmış. Aşıklarmış. Kaçıp evleneceklermiş. Hem de babalarının vermediği oğlanlarla.
Hala anlamıyorsun.
Bir şey olacak belli, diyor annen. 

Komşunun kızları oğlanlarla görüşürken yakalanmış. Bakkal söylemiş babalarına. Kızların oğlanlarla görüşüyor demiş. Köyden amcalar, akrabalar gelmiş. Evde konuşuyorlarmış.

Hala anlamıyorsun. 
Niye herkesin evinde olması gerektiğini. Niye herkesin perdelerini çekmesi gerektiğini. Niye annenin alçak sesle konuştuğunu, niye kimsenin onu duymasını istemediğini.

Sonra bir sesle sıçrıyorsun yerinde. Bir ses, daha önce sadece televizyonda duyduğun bir ses. Tak! Bir kere daha. Bu kez sanki kulaklarında çınlıyor ses, içinde yankılanıyor. Dışarıdan geliyor, anlamak için pencereye koşuyorsun. Annen durduruyor, telaşlı. 

Elini göğsüne koymuş, eyvah diyor. Eyvah, kıydılar yavrulara.

Dışarıya baksan da anlamıyorsun. 
Sokak ıssız, kimse yok. 
Bütün perdeler çekilmiş.  
...

Bu yazdıklarım, gerçekten olmuş, annem bana anlattığından beri aklımdan çıkmayan; hatırladıkça tüylerimi diken diken eden bir olaydan esinlenilmiştir.

1 Mart 2017 Çarşamba

Aylık Rapor | Şubat 2017



- 1 Şubat, rahmetli Barış Manço'nun ölüm yıl dönümüydü. Özlemle ve rahmetle anıyoruz.  -

Hala gelemedi Barış gibisi... 


Okuduklarım

Bu ay okuma konusunda çok çok ama çok verimsiz geçti. Almanya'daki son haftam ve buraya döndükten sonraki bir haftam hiç kitap okumadan geçti. Kendime göre geçerli mazaretlerim var fakat, iki haftayı okumadan geçirmiş olmanın verdiği vicdan azabını dindirmeye yetmiyor ne yazık ki... Bu ay doğru düzgün okuduğum kitap sayısı iki. Bir tanede çizgi roman okudum. Mart ayında bu sayıyı telafi etme umuduyla moralimi bozmuyorum :D 

- Duman ve Kemiğin Kızı / Laini Taylor 4/5

İlk yarıda beni hayal kırıklığına uğratan fakat yarısından sonra beğenimi kazanan bir kitap oldu Duman ve Kemiğin Kızı. Yine de ben bir zamanlar, hatta hala abartıldığı kadar güzel olduğunu düşünmüyorum. Belki seriye devam ettikçe hak veririm bu abartılı övgülere. Ve evet, seriye devam edeceğim. 

- Mucize / R.J Palacio 4/5

Yine zamanında çok tanıtımı yapılan, çok övülen, hatta öve öve bitirilemeyen bir kitaptı Mucize. Erteleye erteleye ancak bu ay okuyabildim. Bence aldığı övgülere fazlasıyla hak eden bir kitaptı. Okurken hem gülümsetti hem de yüreğimi sızlattı. Filmini merakla bekliyorum açıkçası.

- Da War Mal Was / Flix 5/5

Almanya'nın Berlin Duvarı ile ikiye bölündüğü zamanları anlatan bir çizgi romandı. O zamanlar çocuk olan insanların hikayeleriyle dolu bir derlemeydi. Çocuk gözüyle o dönemi okumak güzeldi, daha iyi anlamamı, farklı bir bakış açı kazanmamı sağladı. 

- Kurt Kanunu / Kemal Tahir 

Okuyamadığım kitap.

Aslında bu ayın klasiği olmalıydı ama olmadı, olamadı. Yarısına gelmeden bıraktım kitabı. Daha önce yazardan hiçbir kitap okumamıştım ve yazım tarzı bana pek hitap etmedi. Olayların içine bir türlü giremedim. Okuyordum ama anlamıyordum yani, çok rahatsız ediciydi. Belki ileride bir daha okumaya çalışırım fakat şimdilik klasik listemde birkaç değişiklik yapmam gerekecek...

                     ✤
İzlediklerim

+ Filmler

- Sully (2016) 5/5

- Passengers (2016) 4/5

- Arrival (2016) 3/5

- Ekşi Elmalar (2016) 4/5

- The Man Who Knows Infinity (2015) 4/5

- Doctor Strange (2016) 5/5

- Queen of Katwe (2016) 4/5

- Braveheart (1995) 5/5

- Reversion (2015) 2/5

+ Belgeseller

- Avrupa'nın Kanlı Öyküleri : İdam / National Geographic 4/5

- Hitler'in Son Yılları / National Geographic 5/5

- Kabusa Dönen Yolculuklar - Saddam'ın Oğlu / National Geographic 5/5

+ Diziler


- Vikings | 4. Sezon - 2. Kısım

Spoiler vermek istemiyorum fakat diziyi izleyenler kurguda büyük bir değişim olduğunun, dizinin bir dönüm noktasına geldiğinin farkındalardır. Bu tip değişikliklerde diziler genelde olumsuz yönde bir düşüş yaşarlar. Fakat Vikings farkını ortaya koyuyor, bomba gibi devam ediyor. Önümüzdeki sezonu sabırsızlıkla, merak içinde, dört gözle bekliyorum. 

- Tokyo Ghoul | 2. Sezon

İlk sezonun introsuna aşık olup ikincisinden nefret ettim. Çok olmadık yerde bitirdiler; sürünün, bir dahaki sezonu canımız ne zaman isterse çekeceğiz, o zaman izlersiniz dediler. Animeyi genel olarak beğendim, hatta favorim olan birkaç karakter de oldu. Kaneki'nin ikinci sezondaki halini daha çok sevdim nedense. İlk sezon introsu ise en sevdiğim oldu şimdiye kadar izlediklerim içinde. Hele son bölümün son sahnesinde çaldıkları versiyonda ağlamaktan öldüm, çok güzeldi.



Yine o, bir anime bitince düştüğüm boşluğa düştüm. Attack on Titan'ın başlamasını beklerken yaşlandığımı hissediyorum. Üzerine bir de şimdi TG beklemeye başlayacağım :D

Annem de anime seviyor ve yeni bir animeye beraber başlayalım dedik. Karar veremiyoruz ama, öneri verebilirseniz ikimiz de çok mutlu oluruz :D 




Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!