23 Ekim 2016 Pazar

Pazar 6'lısı : 6 Kitap 6 Alıntı


Herkese musmutlu pazarlar! 

Bugünün altılı teması "en sevdiğimiz alıntılar". Konu esnekti, yani ya en sevdiğimiz kitaptan altı alıntı paylaşacaktık, ya da rastgele, farklı kitaplardan favori altı alıntıyı... Ben tek bir kitaba bağlı kalmak istemedim ve aldım alıntı defterimi elime, rastgele altı alıntı seçtim. İşte en sevdiğim alıntılardan sadece 6 tanesi... :D



-Siz de dinleyin!




Why do we write fiction? To be somewhere else, Cath thought. To get free of ourselves. To stop, Cath thought. To stop being anything or anywhere at all. To disappear. - Fangirl / Rainbow Rowell 



Onu yakışıklı olduğu için değil, kendimden çok bana benzediği için seviyorum, Nelly. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama, onuykiyle benimki aynı hamurdan. - Uğultulu Tepeler / Emily Bronte



İnsanların arasında da yalnızdır insan. - Küçük Prens / Antoine De Saint Exupery



Bay Rochester bana bakmadan ona aşık olmamı sağlamıştı. - Jane Eyre / Charlotte Bronte



Farklı insanlar olayları farklı hatırlarlar. Ve iki insanın, aynı yerde olsalar bile aynı olayı aynı şekilde hatırladığını pek göremezsin. Yan yana duruyorsunuzdur ama iş olayları anlamlandırmaya geldiğinde, aranızda dağlar kadar fark vardır. - Yolun Sonundaki Okyanus / Neil Gaiman



We accept the love we think we deserve. - The Perks of Being a Wallflower / Stephen Chbosky 





Sizin en sevdiğiniz alıntılar neler?

Benimle paylaşın!

21 Ekim 2016 Cuma

Momo / Michael Ende | Kitap Yorumu

Momo. Michael Ende:
MOMO

Yazarı : Michael Ende

Çevirmeni : Leman Çalışkan

Türü : Fantastik

Yayım Yılı : 1973

Puanım : 5/5


İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe zaman azalıyordu.

Hani biri size okuduğunuz bir kitabın nasıl olduğunu sorar da diyecek bir şey bulamazsınız, sadece bir an önce okuması için karşınızdakini ikna etmeye koyulursunuz ya. Hah, işte Momo öyle kitaplardan biri.

Momo'yu Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden hemen sonra okumam planlanmış bir şey değildi ve okurken ben de çok şaşırdım. Ayarlanmış bir okuma olsa anca bu kadar olabilirdi herhalde...

Kitap, Momo isminde kimsesi olmayan, bir tiyatro yıkıntısında tek başına yaşayan küçük bir kızın yaşadığı sıra dışı macerayı konu alıyor. Sıra dışı demişken... Kitapta olan olaylar hem çok fantastik hem de fazlasıyla gerçekçi. Yani aslında kurgudaki ögeler olabildiğince sembolik. 

Momo'nun en büyük özelliği insanları dinleyebilmesi. Kitapta bu küçük kızın çok iyi bir dinleyici olduğunun üzerinde duruluyor. Çok basit gibi görünen bu özelliğe aslında herkesin ihtiyacı yok mu? Hem böylesine güzel dinleyen birilerine, hem de karşındakini aynı şekilde dinlemeye. Kitapta da bahsedildiği gibi insanlar Momo gibi dinleyebilseler birbirlerini, hiçbir sorun çıkmayacak, kavgalar, tartışmalar en aza indirilecek belki de.

Sayısız güzel mesajı olan bu kitabın ana teması : zaman. İnsanların zamanlarını nasıl kullandıkları, günlük hayatın koşturmacası arasında akıp giden zaman, yitirilen değerler, büyük bir değişime uğrayan toplum yaşantısı...

Kurgunun geldiği kötü noktanın şu anda içinde yaşadığımız dünyayla olan açık benzerliği insanı hem şaşırtıyor, hem de olabildiğince üzüyor. 

Akıcı anlatımı, kurgusu, vermek istediği mesajlar okuyucuda fazlasıyla olumlu bir etki bırakıyor. Tadı damağınızda kalıyor anlayacağınız. 

Çok bile uzattım lafı. Hala okumadıysanız kesinlikle tavsiye ediyorum. Hiç vakit kaybetmeden okuyun, okutun. 

- Bu arada kurgu, karakterler filan bana acayip Gaiman'ın tarzını hatırlattı. Aynı duyguyu yaşayanlar oldu mu merak ediyorum :D Hatta bir ara, kitabı Gaiman yazsaydı nasıl bir şey ortaya çıkardı diye merak etmeden duramadım. Bunu çok sık yapıyorum artık ya, bunu şu yazar yazsaydı nasıl olurdu olayını yani. Garip :D 

*Söylemeden geçmek istemiyorum, bizdeki baskının kapağı daha güzel olabilirdi.*

«Por que cada hombre tiene su propio tiempo, y solo mientras siga siendo suyo se mantiene vivo.» Momo, Michael Ende.  Ilustración de Ileana Surducan.:



Siz Momo'yu okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın! 

20 Ekim 2016 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar | Kitap Yorumu

ACCENT: THE TIME REGULATION INSTITUTE by Ahmet Hamdi Tanpinar -- http://mwgerard.com/accent-the-time-regulation-institute-by-ahmet-hamdi-tanpinar/:
SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Yazarı : Ahmet Hamdi Tanpınar

Yayım Yılı : 1961

Türü : Sembolist Roman

Puanım : 3/5


Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kafidir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü geçen sene bu zamanlar okuma listeme aldığım, o zamandan beri içten içe okumaya can attığım bir kitaptı. Kitabın adı çok zevk aldığım bir derste geçmişti ve okumadığım için kendime çok kızmıştım. Adıyla zaten fazlasıyla ilgimi çeken bir eserdi, bu yüzden çok büyük bir hevesle başladım kitaba.

Yazardan okuduğum ilk kitap olması sebebiyle birkaç tereddütüm vardı tabii yine de. En önemlisi dil konusundaydı, çünkü o dönemdeki yazarların kullandığı eski kelimeler beni çok rahatsız etmese de okuma güçlüğü yaratıyor ister istemez. Her ne kadar Peyami Safa'dan alışık olsam da bu duruma, farklı bir yazarın üslubuna alışabilecek miyim korkusu vardı içimde. 

Buna rağmen dilin açıklığı ve akıcılığı beni baştan itibaren çok şaşırttı ve bunu birkaç kez hayretle söylemekten kendimi alamadım. Ağır bir anlatıma hazırlamıştım kendimi ve kitabın rahat okunur olması benim için büyük artıydı. Zira başlarda konu itibariyle gerçekten çok sıkıldım. 


Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz. 

Üslup, kullanılan dil konusunda hiçbir sorun yoktu ama kitabın içine girmekte öyle zorlandım ki çoğu kez okumayı bırakmayı bile düşündüm. Fakat kitabı bir kenara kaldırdığım anda onu bir daha kolay kolay elime alamayacağımı da bildiğimden sabırla okumaya devam ettim. İyi ki etmişim, çünkü yanılmadım ve kitap sonradan açıldı. Neyse ki.

Kitabın ana karakteri Hayri İrdal, geçmişinden başlayarak, söz konusu enstitünün nasıl kurulduğunu anlatıyor aslında. Kitabın başında sıkça bahsettiği, onu bir hiçken olduğu kişi konumuna getiren, "velinimetim" dediği Halit Ayarcı'yı öyle bir merak ettiriyor ki İrdal'ın yolu onunla kesişsin diye dört gözle bekliyorsunuz. 


Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir.
Kitabın başlarında sıkıldığımdan bahsetmiştim; bunun nedeni, bence yazarın çok fazla ayrıntıya değinmiş olmasıydı. Hayri İrdal'ın çevresindeki insanları anlatırken kurguya çok da etkisi olmayan meseleleri geniş çapta ele alması beni fena halde boğdu doğrusunu söylemek gerekirse. Sayfaları atlamamak için kendimle savaştım, ki bunu yapmaktan nefret ederim normalde. 

Aslında kitabı okurken pek de farkında olmadım ama sonradan, üzerine düşününce İrdal'ı en son haline getiren olayları ve insanları çok güzel bir süreç içinde anlatmıştı yazar. Ana karakterin gelişimi aslında bariz bir şekilde gözler önünde, fakat kitap bittikten sonra yan karakterler ve oluşturdukları etkiler konusunda biraz kafa yorunca her şey yerli yerine oturuyor ve daha açık hale geliyor bence.

Kitabın arka planında, o dönemde neredeyse her kitaba konu olmuş mesele, Doğu-Batı çatışması yer alıyor. Modernleşme yolundaki Türkiye ve iki taraf arasında bocalayan, hatta saçmalayan halk. Olay örgüsü içinde insana komik, kimi zaman ironik gelen birçok nokta olsa da aslında bunlar o dönemin, hatta belki bugünün bile, gerçekleri. Yazar bunu sadece kurgusuyla değil, baskın olarak oluşturduğu karakterlerle vermiş okuyucuya. Bu açıdan bakıldığında aslında romanın kahramanları birer karakterden çok tiptiler; dolayısıyla roman dönemin zihniyetine yapılmış bir eleştiri niteliği de taşıyordu. 


İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti. 
Bunun yanı sırada kitapta çok sağlam yardımcı düşünceler de vardı. Örneğin çok hoşuma giden bir tanesi; işini severek yapmanın önemi ve çalışıp hiçbir üretimde bulunmamanın insanda yaratacağı manevi boşluk ve tatminsizlik duygusu...

Bunların dışında kitaba neden üç puan verdiğimi de belirtmek istiyorum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden daha farklı bir şeyler bekliyordum. İçinde barındırdığı düşünce ve felsefe hoşuma gitmiş olsa da eksik bir şeyler kalmış gibi hissediyorum. Belki sonu yeterince vurucu gelmediğinden olabilir bu durum. 

Ben yeterince beğenmiş olsam da, kitabın herkese hitap edeceğini düşünmüyorum. Yavaş başlayan, sonradan açılan kitapları okumak konusunda sabırlıysanız, keyif alabilirsiniz. Dediğim gibi dili veya anlatımıyla ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadım ama sorun - ilk başlarda - kitabın çok yavaş ilerlemesiydi. 

Güzel bir hiciv örneğiydi. Bu tür kitapları sevenlere mutlaka tavsiye ederim.



En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
Zanaatkarın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikaten.


Weird Art by Austria Norvz 03:

Siz Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

16 Ekim 2016 Pazar

Pazar 6'lısı : Hakkımdaki 6 Gerçek




Uzun süredir Pazar 6'lısı yazısı yazmıyorum. Bu haftada aklımda yoktu - çünkü ödevlerimin içinde kendimi kaybetmiş durumdayım - fakat çok bunaldım ve artık biraz eğlenceli vakit geçireyim dedim. Pazar olduğu aklıma geldi, liste hazırlamayı da özlemişim, işte o yüzden buradayım :D

Bu haftanın konusu biraz esnek. Ya kitaplarla ilgili 6 gerçeği yazacağız ya da kişisel bir şeylerden bahsedeceğiz. Okuma alışkanlıklarımla ilgili bir yazı taslaklarımda beklediğinden ben bu temayı kişisel algılayarak, hakkımdaki türlü türlü gerçeklerden bahsedeceğim. Belki ortaya daha ilginç şeyler çıkar. 

Bakalım..


İşte bu da ilk maddenin kanıtı :D

- Çok sevdiğim bir şarkıdır, siz de dinleyin! -



Aşırı duygusal bir muggleım.

Bunu kitap yorumlarımı takip eden insanlar az çok anlamışlardır zaten. Kimsenin çok hüzünlenmediği kitaplarda, filmlerde, şarkılarda ben bir şeyler hatırlayıp üzülecek bir şey buluyorum ve sonu gözyaşları oluyor her zaman. Çok çabuk melankolik bir ruh haline girebiliyorum, bir söz, bir bakış, ufacık bir anımsama.. En küçük şeyden çok derin etkilenebiliyorum kısacası. Hoş bir özellik değil ama beni seven böyle sevsin :D


Birine söyleyemediğim şeyleri yazdığım bir defterim var. 

Bu durum çoğumuzun başına gelmiştir. Özellikle de bir tartışma sonrasında aklınıza söylemek istediğiniz ama o an söyleyemediğiniz şeyler takılır durur. Ben bu nalet duruma bir nevi çözüm buldum. İçimde tutup kafayı yiyeceğime bir yere yazıyorum. Hiç yoktan iyidir ama, dimi?


Eskiden Almanca'dan nefret ediyordum.

Almanca dersleri başladığından beri, yani lisenin birinci sınıfından beri bunun çok gereksiz bir ders olduğunu düşünüp üzerine hiç düşmemiştim. Dil alanını seçmeme rağmen Almanca hiç ilgimi çekmemişti. Liselerdeki ikinci dil eğitimi de malum... En azından benim yaşadığım şehirde o kadar önem verilmiyordu, liseyi bitirdiğimde dört sene -sözde- Almanca eğitimi almama rağmen adımı bile kalıbı ezberleyerek söylüyordum. Sonrasında, yani tercih döneminde, çok beklenmedik bir şekilde İngilizce/Almanca eğitim veren bir bölüm seçtim ve bir sene boyunca Almanca hazırlık okudum. Bu süre içinde Almanca'yı o kadar çok sevdim ki şu an İngilizce'den bile daha çok seviyor olabilirim. Evet, garip.


Star Wars filmlerini izlemedim, izlemeyeceğim. 

Fazla iddialı oldu ve büyük konuşmamak gerektiğini de biliyorum. Bunu söylediğimde yani filmleri izlemediğimi söylediğim zaman insanların verdikleri tepkilerden çok sıkıldım gerçekten. Zamanında bu büyük hayret karşısında sorunun bende olduğunu düşünüp izlemeye zorlamıştım kendimi ama ı-ıhh. Olmayınca olmuyor. Benim ilgimi çekemedi ne yazık ki. Ne yapayım yani? Öleyim mi? :D


Küçük şeylere büyük değerler yüklerim.

Çoğu insana küçük gelecek şeyler aslında benim için fazlasıyla büyük anlam ifade edebiliyor. Örnek vermem gerekirse; mesela benim için kulaklık paylaşmak büyük bir olaydır. Müziğini biriyle paylaşmak zaten çok derin bir meseleyken, bir de kulaklığının tekinden fedakarlık ediyorsan sırf o da seninle o şarkıyı dinlesin, seninle aynı duyguları paylaşabilsin diye... Benim için manyak bir şey ve herkesle de kulaklığımı paylaşmam :D


shipshipshipp ^^

Güneşe, ya da dışarıya da olabilir - henüz çözemedim - çıkınca birkaç defa hapşırıyorum. 

Bundan daha önce bahsetmiş olabilirim, belki. Ama bana birazcık yakın olan insanların fark ettikleri şeylerden biri bu. Bir binanın içinden dışarı çıktığımda istisnasız her zaman hapşırıyorum. Bazen çok yorucu olabiliyor. -_-




Öyle işte, benimle ilgili saçma ve gereksiz bir yazı okudunuz. Sizin hakkınızdaki ilginç gerçekler neler bilmek isterim. 

Lütfen benimle paylaşın!




13 Ekim 2016 Perşembe

! Çekilişin Yeni Sonucu !

Merhaba arkadaşlar,

Geçen pazar günü blogumun birinci yılı sebebiyle yaptığım ilk muggle çekilişimin sonucunu paylaşmıştım sizlerle fakat kazanan arkadaş bana geri dönüş yapmadı. Bu yüzden çekilişi yenilemek zorunda kaldım. Umarım bu sefer de tekrarlamak zorunda kalmam. 

Çekilişin kazananı,Minerva'dan Notlar blogunun sahibi, Kalem Fili! Kendisinin iletişim bilgilerini ve istediği kitabı 16 Ekim Pazar gününe kadar "turker145318@gmail.com" adresine e-posta atarak bana bildirmesini rica ediyorum. Aksi takdirde, Allah korusun artık, çekilişi bir kez daha yenilemem gerekecek. 

Çok okumalı günler diliyorum!

12 Ekim 2016 Çarşamba

Şer Saati / Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu


ŞER SAATİ ile ilgili görsel sonucuŞER SAATİ

Yazarı : Gabriel Garcia Marquez

Çevirmeni : Tuğrul Tanyol

Türü : Büyülü Gerçekçilik

Yayım Yılı : 1961

Puanım : 4/5





Herkese merhaba!

Aslında bir hafta, on gün önce bitirdiğim bir kitap olan Şer Saati'ni elimden geldiğince yorumlamaya çalışacağım. 


Bu, Gabo'dan okuduğum yedinci kitaptı. Şöyle söyleyebilirim ki Kırmızı Pazartesi'den sonra akılda kalıcılık açısından en çok etkilendiğim Marquez kitabı oldu Şer Saati. 

Zaten bundan önce okuduğum çoğu kitabı hikaye derlemesiydi, kısacası Kırmızı Pazartesi'den sonra en çok keyif aldığım kitabı bu oldu yazarın. 

Kitabın konusundan kısaca bahsetmek istiyorum; adı olmayan kasabada bir gün evlerin kapısına içinde yaşayanlar hakkında dedikoduların yazdığı kağıtlar asılmaya başlanır. Yazılanlar insanların en gizli sırları, herkesten sakladıkları gerçeklerdir. Bu durum öylesine ciddidir ki bir cinayet bile işlenir. Bu olayların üzerine kasabada sakinlerinin, belediye başkanının ve yaşlı bir pederin tepkilerini, davranışlarını okuyoruz. 

Kitap öylesine güzel başladı, birden o kadar kolay içine çekti ki kendimi birden olaylara kapılmış buldum. Hemen merak unsurunu yüzüme yapıştırdı yazar ve elimde olmadan neler olacağını merak edip tahminler yürüttüm devamlı. 

Karakteri bol bir kitaptı. Bu ilk önce dikkatimi dağıtmadı değil ama ilerleyen sayfalarda fark ettiğim bir durum beni çok şaşırttı. 

Durum şu; Marquez'in daha önceden okuduğum bir hikaye derlemesinde geçen kasabaydı burada bahsedilen. Kısa hikayelerin karakterlerinin çoğu bu kitapta da yer alıyordu. Bu bağlantı küçük bir ayrıntıydı, yani kitapları uzun aralıklarla okuyanlar fark etmemişlerdir belki de ama ben diğer kitabı da çok uzun süre önce okumamıştım. Zaten bu durumun farkına birinin ismini hatırlayıp da vardım. 

Çok da ilginç gelmiyor olabilir kulağa ama ben yazarların bu tür şeyler yapmalarına bayılıyorum. Kendim de böyle tatlandırmak istiyorum kitaplarımı hatta. Dikkatli okuyucuları ince detaylarla sevindirmek hatta çıldırtmak istiyorum :D

Kitap tıpkı Yaprak Fırtınası, Albaya Mektup Yok kitapları gibi söz konusu sisteme bir eleştiri niteliğindeydi. Hükümetler değiştikçe değişen atmosfer ve insanların denge politikası okurken çok da yabancı gelmiyor aslında. 

Bunun dışında kitabı beğenmemin en en en büyük nedeni, özellikle sonunun bana Kırmızı Pazartesi'yi çok fazla hatırlatmasıydı. Okurken tüylerim diken diken oldu ve en son Kırmızı Pazartesi'yi okurken böyle hissetmiştim. Marquez'in anlatımı gerçekten çok vurucu ve sizi öylesine derinden etkileyen bir üslubu var ki donup kalıyorsunuz. En azından ben kitabın sonunda olan bir olayda odağımı kaybettim. 

Garip olansa bunu birine anlattığınızda kulağa çok da etkileyici gelmemesi. Kısacası olay tamamen yazarın kalemiyle alakalı arkadaşlar. Yazarı okuyanlar, beğenenler neden bahsettiğimi çok iyi anlıyordur bence. 

Aslında bir günde bitirilebilecek bir kitap Şer Saati. İş, okul vs. gibi yoğunluk arasında da kafanızı dağıtabileceğiniz bir öykü de aslında. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Özellikle şurada bahsettiğim sırayla okursanız Marquez'in kitaplarını, yukarıda belirttiğim o ayrıntıyı hemen yakalar ve çok büyük keyif alırsınız Şer Saati'nden. 



Siz Şer Saati'ni okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!



11 Ekim 2016 Salı

Yazar Muggle?




Herkese merhabaaaa!

Bir süredir yazmak istediğim konuları bloguma yazamıyorum ve bu durum beni çok rahatsız etmeye başladı. Bunun sebebi yazmak istediğim şeylerin kitaplarla alakasının olmaması ve Okuyan Muggle'ı daha fazla 'her şey' için kullanmak istememem. Okuyan muggleları ilgilendirmeyen konular çoğu takipçime gereksiz geliyor olabilir. Sonuçta burayı kitaplar hakkındaki görüşlerimi paylaşmak amacıyla kullanıyorum, insanlar da beni kitap yorumları okumak istedikleri için takip ediyor çoğunlukla. Bu yüzden amacımın dışında yazmak - belki çoğunuzu rahatsız etmiyordur ama - beni rahatsız ediyor. 

İşte bu yüzden içimden geldiğince yazabileceğim bir blogum da olsun istedim. Burayı artık sadece kitaplarla ilgili konularda yazmak için kullanacağım. Kişisel yazılarımı, hatta belki hikayelerimi, kitaplarla alakalı olmayan mim yazılarımı, tavsiye yazılarımı diğer blogda yazmayı düşünüyorum. Biraz parçalanmış gibi geliyor ama içimden bir ses böyle daha iyi, daha düzenli olacak diyor. 

Siz ne düşünüyorsunuz merak ediyorum. Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın! 

9 Ekim 2016 Pazar

Okuyan Muggle 1 Yaşında! + Muggle Çekilişinin Sonucu


Herkese merhabaa!

Dün blogumun birinci yıl dönümüydü. Evet, zaman çabuk geçiyor fakat dönüp baktığımda ne çok güzel şey biriktirdiğimi fark ettim. Okuyan Muggle'ı hayallerimden gerçeğe dönüştürmek çok ani bir kararla olmuştu. Zihnimde oluşturduğum blogu başkalarıyla da paylaşma fikri birden beni harekete geçirdi.

Bunun sorumluluğuna, hayatımda alacağı yere ya da gerektireceği emeğe hiç kafa yormamıştım. Çünkü aslında pek de endişelendirmiyordu beni bu tip şeyler; insan sevdiği şeyi yaparken onun gerekleri konusunda çok da kaygılanmaz bence. 

Bir yıldır "gerçek bir blog" yazıyorum fakat henüz yolun başında olduğumun da farkındayım. Yine de çok büyük gelişmeler görmesem de kendimde, en azından düşüncelerimi ve duygularımı yazarak başkalarıyla paylaşma konusunda kendimi daha rahat hissediyorum. 

Ayrıca blogumun bana en büyük getirisi, kazandırdığı arkadaşlıklar oldu. Çok güzel insanlar tanıdım bu platformda. 

Kısacası, Okuyan Muggle'ın birinci yaşı kutlu olsun, umarım günün birinde blogumun daha büyük yaşlarını da kutlayabilirim. Benimle birlikte olan insanlara da, beni destekledikleri, daha çok okuyan bir muggle olmam için farkında olmadan beni heveslendirdikleri için çok çook teşekkür ediyorum. Sizleri seviyorum :')

Geleeeelim ilk Muggle Çekilişinin sonucuna... 

Bildiğiniz üzere birinci yıl dönümü şerefine bir kitap çekilişi düzenlemiştim. Bu işte fazlasıyla acemi ve cahil olduğum için çekilişi klasik yöntemle yaptım - şanslı ellerimle :D 





Çekilişin kazananı Esma Tezgi. Kendisini tebrik ediyorum. İletişim adresini ve hangi kitabı istediğini "turker145318@gmail.com" adresine 12 Ekim 2016 tarihine kadar göndermesini rica ediyorum. Aksi takdirde çekilişi yenilemem gerekecek. 

Çekilişe katılan herkese çok teşekkür ederim. Ben çekiliş yapmayı çok sevdim. Umuyorum Muggle Çekilişlerinin devamı da gelir :')

Kendinize çok iyi bakın, hoşçakalın! 

4 Ekim 2016 Salı

Yokyer / Neil Gaiman | Kitap Yorumu

Read something new with 25 books in 8 different genres - Neverwhere:
YOKYER

Yazarı : Neil Gaiman

Çevirmeni : Evrim Öncül

Türü : Fantastik

Yayım Yılı : 1996

Puanım : 3/5






Genç ve iyi kalpli Richard Mayhew 'un sıradan hayatı, bir kaldırımda karşısına çıkan yaralı bir genç kızın hayatını kurtarmasıyla sonsuza dek değişir. Bu iyilik Richard'ı var olduğunu hayal bile etmediği bir dünyayla - şehrin altındaki terk edilmiş metro istasyonları ve kanalizasyonlarda gelişmiş karanlık bir yaşamla - tanıştırır. O, yarıklardan düşen insanların yaşadığı Aşağıtaraf'ın bir parçasıdır artık... ve eğer bildiği dünyaya dönmek istiyorsa, gölgelerin ve karanlığın, canavarların ve azizlerin, katillerin ve meleklerin şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır. 
NEVERWHERE, Marc Simonetti on ArtStation at https://www.artstation.com/artwork/GmbDN:


Herkse ekim ayının ilk kitap yorumuyla merhabaa!

Aslında Yokyer'i eylül ayı içinde bitirdim, hatta son gününde bitirdim, fakat yorumunu yazmaya ancak fırsatım oluyor.

Yorumunu yazmakta en çok zorlandığım kitaplar ya hakkında çok şey düşündüğüm, hissettiğim; içimden geçenleri bir türlü toparlayıp yazıya dökemediğim, ya da hiçbir şey düşünmediğim ve hakkında bir şeyler karalayabilmek için kendimi zorladığım kitaplar oluyor. 

Ne yazık ki Yokyer ikinci kategoriye ait.

Bu kitap Gaiman'dan okuduğum yedinci kitap. Yokyer okuduğum birçok kitaba göre çok özgün bir kurguya sahipti fakat diğer kitaplarına bir baktığımda yazardan okuyup en az keyif aldığım kitap da Yokyer oldu ne yazık ki.

Bunun en büyük nedenini ben, Yokyer'den önce Yıldız Tozu'nu okumuş ve aşık olmuş olmama bağlıyorum. Yıldız Tozu yazarın en sevdiğim kitabı olmuştu ve istemeden okumadığım diğer kitapların da aynı etkiyi yaratmasını umdum sanırım. 

Yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi olaya birden dahil oluyor okuyucu. Yani aksiyon çabuk başlıyor aslında. Sizi sıkacak kadar bekletmiyor Gaiman meseleye girmek için. Buna rağmen karakterlerle aramda, özellikle ana karakterle, bir mesafe varmış gibiydi hep. Fazla yakınlaşamadım, bir şeyler yarım, eksik kaldı sanki. 

Anlatım fazlasıyla akıcı ve mizah yüklüydü. Bu ikisi olunca kitabın su gibi akıp gitmesini bekliyor insan ama Yokyer resmen elimde süründü ve sündüre sündüre okudum kitabı. Hem de hiçbir sebebim yok, yoğun filan da değildim. Sadece olayların gidişatını çok da merak etmiyordum sanırım. Evet, kurgudaki sır sonuna kadar gizemini korudu ama ne bileyim, çok içine alamadı beni. Dikkatimi vermekte çoğu zaman başarılı olamadım. 


Oluşturulan fantastik/gerçek üstü dünya çok kendine özgüydü. Aşağıtaraf olarak adlandırılan ve kitabımızın geçtiği Aşağı Londra harika bir hayal ürünüydü bence. Özellikle metro istasyonlarının aşağıdaki halleri hem gülünç hem de çok ilginçti. İstasyonların isimleri aşağıda biraz daha ciddiye alınmış, bu durum cidden iyi düşünülmüştü. 

Sadece ben Aşağıtarafla ilgili daha fazla ayrıntı okumak isterdim. Özellikle Richard ilk kez oraya geçerken ister istemez zihnimde Harry'nin Hagrid'le ilk defa Diagon Yolu'na geçişini hatırladım ve bu ikinci bir büyülü dünya fenomeni olur gibi bir beklenti oluştu kalbimin derinliklerinde. Ki olabilirdi de. Bence kitabın geliştirilip detaylandırılabilir bir kurgusu vardı. Kısacası Yokyer'i okurken Aşağıtarafın kısacak bir önizlemesini görüyormuşum gibi hissedip huzursuz oldum, kendi kendime hayıflandım devamlı.

Genelde kitaplara çamur atmadan sorunun kendimde, ruh halimde olduğunu kabullenirim ama bloggerların yorumlarına şöyle bir göz atınca bu durumu yaşayan birkaç kişi daha olduğunu gördüm. Yalnız olmadığıma göre aynı zevke sahip olan kişiler için Yokyer, tabiri yerinde mi ya da çok mu ağır gelecek bilmiyorum ama, biraz yavan.

Mezarlık Kitabı, Yolun Sonundaki Okyanus ve hele hele Yıldız Tozu gibi bir harikadan sonra Yokyer gerçekten kuru kalıyor biraz bence. BENCE.

Sadece sonu çok çok hoşuma gitti, en sevdiğim kısmı sonu oldu sanırım kitabın. 

Kısacası ben Yokyer'den beklediklerimi alamadım. Kitabı kapattığımda ne çok etkilendim ne de hayal kırıklığına uğradım aslında. Hiç okunmayacak bir kitap değil kesinlikle, ama şiddetle tavsiye de edemiyorum. Belki yukarıda saydığım kitaplardan önce okusaydım çok sevenler arasına ben de girerdim. 

Bu açıdan eğer hiç Gaiman okumadıysanız belki Yokyer'den başlamak iyi olabilir. Böylece bu kitaptan aldığınız keyif daha fazla olur. 

Mr. Croup and Mr. Vandemar from Neverwhere:


Siz Yokyer'i okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

Bu aradaaaa;

Muggle çekilişi 6 Ekim'de bitiyor. Hala katılmadıysanız buyurun   >> tıktıkk




1 Ekim 2016 Cumartesi

Aylık Rapor | Eylül 2016




Herkese merhabaa ve mutlu hafta sonlarıı!

Aslında bu kadar neşeli olmamam lazım, yukarıdaki ünlemi koyarken bile utanmam lazım kendimden ama, yüzsüz muggleın tekiyim işte :D

Bu ay ağustostan da hızlı geçti, bir vardı bir yok oldu sanki :D

Bu ayı çok seviyorum aslında ben. Yazdan kalma gevşekliğimi yendiğim, kendime yeni bir düzen oluşturduğum, planlarımın en düzgün şekilde oluştuğu ay aslında Eylül. Evet, düzen konusunda kendime çeki düzen - garip bir cümle oldu sanki - verdim fakat okuma konusunda kendimi şaşırttığım bir ay oldu. 

Neyse, listeyi görünce anlayacaksınız abartmadığımı...

- Bu ay en takıntılı şekilde dinlediğim şarkı buydu sanırım. Orijinalini çok seviyorum zaten şarkının ama bu daha bir melankolik olmuş sanki, ben beğendim. -


Okunanlar

Bu ay üç kitap okudum. Yargılamak serbest, ben bile kendime inanamıyorum :D

- Profesör / Charlotte Bronte 4/5

Sakin giden bir kitaptı Profesör, sanırım bu yüzden ayımın yarısı bunu okumakla geçti. Şikayetçi değilim aslında, gayet keyif aldım okurken, sadece bu kadar uzun sürmesi canımı sıktı sonradan bakınca. Daha kısa sürede bitebilecek bir kitaptı, kesinlikle sıkıcı filan değildi yani. Yorumu için; tıktıkk

- Selma ve Gölgesi / Peyami Safa 3/5

Bu ay en hızlı okuduğum kitap, hem de Peyami Safa'dan :D Üç ya da dört günde okumuş olmam lazım ama zaten kitap 170 sayfa mıydı neydi. Kısacası övünülecek hiçbir tarafı yok bu durumun da :D Kendimi kitabı beğendiğim gerçeğiyle avutuyorum ben de. Yorumu için; tıktık

- Yokyer / Neil Gaiman 3/5

Üç puan verdiğim ilk Gaiman kitabı ve umarım son olur. Ya sündüre sündüre okuduğumdan ya da kitaba kafamı verememenden, bir nedenden yeterince keyifle okuyamadım ben bu kitabı ya. Yıldız Tozu'ndan sonra beklentilerim uçmuş filan olmalı. Uzun lafın kısası beklediğimi alamadım, yine de güzeldi. Yorumu gelecek.

...

Eylül bu yıl en az okuduğum ay oldu. Umarım öyle kalır :/



İzlenenler

Az okumama rağmen yine izleme konusunda coşmuşum. Bu olaya bir son vermem lazım artık ama. Ciddi bir sorun çünkü bence. Neyse ki okul döneminde film izlemeye pek vaktim olmayacak gibi gözüküyor.

- Now You See Me 2 ( 2016 ) 5/5

- Left Behind ( 2014 ) 2/5

- The Theory of Everything ( 2014 ) 5/5

- Money Monster ( 2015 ) 4/5

- Nice Guys ( 2016 ) 5/5

- Public Enemies ( 2009 ) 3/5

- 3:10 to Yuma ( 2007 ) 3/5

- Killer Elite ( 2011 ) 3/5

- A Beautiful Mind ( 2001 ) 3/5

- Conjuring 2 ( 2016 ) 5/5

Beş puan verdiklerimi ( Now You See Me 2 , The Theory of Everything , Nice Guys ve Conjuring 2 ) kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. 


Animasyon Filmler


- Ice Age : Collision Course ( 2016 ) 5/5

Bence serinin en sönük filmiydi. Buna rağmen keyifle izledim. Biraz da hüzünlüydüm aslında. Karakterlere veda etmek beni gerçekten üzdü. 

- Pocahontas ( 1995 ) 4/5

- Pocahontas II ( 1998 ) 1/5

İlk film gerçekten güzeldi. Gerçek hikayeyi yansıtmamış olsa da bu beni hiç rahatsız etmedi, aksine kurguyu farklı işlediklerine memnun oldum. Fakat ikinci film... Hakkında bir şey yazmak dahi istemiyorum. Berbat ötesiydi. İğrençti.

- Mulan ( 1998 ) 4/5

Gayet eğlenceliydi. İkinci filmi de izlemek istedim ama ikinci bir Pocahontas vakası olur diye çekindim açıkçası. Bir süre izlemeyeceğim sanırım ama merak da etmiyor değilim. 



- Veee bu ayın en güzel olaylarından biri de, Passenger'ın yeni albümünün çıkmış olması. Şarkıları dinlemeye kıyamıyorum, hala kötü günlere sakladığım birkaç parça kaldı dinlemediğim hatta :D -

Belgeseller

- Sınırlar Arasında / Bulgaristan'da Türk Olmak 

- Sınırlar Arasında / Azerbaycan'da Turuncu Olaylar

- Sınırlar Arasında / Makedonya'da Türk Olmak - Doğu Makedonya 

- Sınırlar Arasında / Bosna'da Derebeylik Var

Çok etkileyici belgesellerdi. Hakkında bir tavsiye yazısı girmeyi düşünüyorum zaten, o yüzden pek bir şey söylemek istemiyorum şimdi...

Diziler

- The Mentalist ( 1. Sezon ) 4/5

Her gün izleyecek film bulmak zor olduğundan uzun soluklu bir dizi bulalım da onunla vakit geçirelim dedik anne-babamla. Youtube'da birinin- kim olduğunu hatırlamıyorum ne yazık ki- tavsiye videosuyla keşfettik The Mentalist'i. Gayet sürükleyici bir dizi bence, özellikle her bölüm başka bir cinayet çözdükleri için herhalde. Her gün izliyoruz en az bir bölüm, ne zaman sıkılacağız acaba :D

- Mirai Nikki 5/5

Mirai Nikki, Death Note'dan sonra izlediğim ikinci animeydi. Kardeşimin ısrarlarıyla başladım, önceleri nazlanıyordum ama sonra çok pişman oldum onunla izlemediğime. Çok manyaktı ya, açılış müziğine de hasta oldum. İzlemediyseniz mutlaka öneririm, anime izlemeye başlamak ve sonra bağımlısı olmak isteyenlere şiddetle tavsiyemdir :D 

Şu açılışı izleyip öyle karar verin hatta ; tıktıkkk



- Heyecanla beklediğim bir başka albüm olan "Wild World" de bu ay çıktı. Bastille grubunu seviyorum ve yeni bir albüme ihtiyacım varmış gerçekten. Eskileri evirip çevirip dinlemekten sıkılmışım. Wild World cidden hoşuma gitti ayrıca.-


Siz eylül ayında neler yaptığınız? 

Benimle paylaşın!