11 Ekim 2015 Pazar

Uğultulu Tepeler / Emily Brontë | Kitap Yorumu



Öncelikle belirtmek istiyorum ki, her ne kadar türü romantik olarak geçse de bence bu kitap romantik ögelerden daha farklı şeyler barındırıyor. Bana kalırsa bu hikaye bir aşk hikayesinden çok bir nefret ve intikam, dahası bir hırs hikayesi.


Uğultulu Tepeler'i yıllar yıllar önce okumak istediğimde arkadaşlarım, okuyan arkadaşlarım değil, okumaya çalışan arkadaşlarım, çok sıkıcı olduğunu söylemişlerdi ve buna ikna etmişlerdi beni. Bu sefer de bunu göz önüne alarak başladım ben kitaba. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Uğultulu Tepeler, eğer “Klasikler sıkıcıdır.” tarzında bir ön yargınız varsa bunu yenmek için okumanız gereken bir klasik.



Kitapta genel olarak farklı anlatıcılar var ama biz olaya Uğultulu Tepeler'e yakın bir yer olan Grange'e kiracı olarak giden Bay Lockwood'un bakış açısıyla dahil oluyoruz. Şunu da söylemekte fayda var, anlatılmak istenen hikaye Bay Lockwood'unki değil. Okumayan insanların bile isimlerini bildiği Heathcliff ve Catherine'in hikayelerini aslında bize, daha doğrusu Bay Lockwood yoluyla bize aktaran kişi Nelly, yani evin hizmetçisi.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben ilk defa gözlemci bakış açısıyla yazılmış bir roman okudum. Okulda öğrettikleri zaman bile böyle yazılan bir kitabın çok sıkıcı olacağını düşünmüştüm ve açıkçası hiç bir örnek okumaya da kalkışmamıştım. Kitaba başlamadan anlatımının böyle olduğunu da bilmiyordum ama bu farklılık ben de olumsuz değil oldukça olumlu bir etki bıraktı. Sanırım bu benim de, Bay Lockwood gibi insanların hikayelerini dinlemekten hoşlanmam yüzünden.

James Hafley (Sanırım bir eleştirmen ya da araştırmacı) bir makalesinde Uğultulu Tepeler'deki asıl kötü karakterin Ellen Dean olduğundan bahsetmiş. Olan olayların bir şekilde Nelly'nin verdiği kararların sonucu olduğundan bahsetmiş. Kitabı okurken çoğu zaman ben de böyle düşünmedim değil.

<<Yazının devamı Spoiler içermektedir.>>

Şunu söylemek istiyorum, hayatımda daha önce bir kitabı okuduktan sonra bu kadar araştırma yapmadım. Kitabın birçok eleştirisini, karakter analizlerini okudum. Gerçekten ilginç şeylerle de karşılaştım. Okuduklarımdan sonra aklımda kalanları, beni en çok etkileyenleri kendimce şöyle toparladım :

Kitabı okurken devamlı ana karakterin kim olduğunu sordum kendime, çünkü kitabın yarısından sonra olaylar fazlasıyla değişiyor. Şimdi düşünüyorum da aslında bu hikaye tamamen Heatcliff'e ait. Nelly, hikayeye onun eve gelmesiyle başlıyor. Onun geri dönmesiyle olaylar kızışıyor. Ve onun ölmesiyle de kitap son buluyor.

Uğultulu Tepeler'i okumadan önce ne zaman Heatcliff adını duysam onu klasik, romantik, aşık erkek karakterlerden biri sanırdım. Çoğu kitapta okuduğumuz gibi : Erkek karakter kötü şeyler yapar. Sonra aşık olur ve yaptıklarından pişmanlık duyar. Duyduğu aşk onu değiştirir vs.

Kitap boyunca ben Heatcliff'den ümidimi hiç kesmedim. Ondan nefret edemedim çünkü onun değişeceğini umdum hep. Ama hayır. Heatcliff kesinlikle romantik bir roman kahramanı değil. Öyle ki Heatcliff, kendisinin de itiraf ettiği gibi Isebella'ya eziyet ettikçe onun buna ses çıkarmamasından zevk alıyordu.

Yazar Joyce Carol Oates bu durumu çok ilginç ve bence doğru şekilde yorumlamış. Ona göre yazarımız Emily Bronte, okurlarına Heatcliff'in Isebella'ya yaptığının aynısını yapıyor. Okurlarının, Heatcliff'in davranışlarına ne kadar şaşırdığını, buna rağmen hala onu romantik bir kahraman olarak görmelerini, bunu istemelerini görmek için yapmış. Bir nevi Bronte, bizim Heatcliff'e karşı hissettiğimiz çaresiz umutla oynamış!

Kısacası Heatcliff bizim bildiğimiz romantik erkek karakterlere hiç benzemiyor. Onun romanda sembolize ettiği şey çok daha farklı. Romanın yazıldığı dönemle ilgili küçük bir araştırmayla öğrenebilir ki 1840'larda İngiltere ekonomisi sıkıntılı bir dönemdeydi. Fabrika işçilerinin durumu çok kötüydü ve yüksek kesim bir isyan çıkmasından korkuyordu. Bunun aksine birçok varlıklı ise işçilere karşı sempati ve korku karışımı bir yaklaşıma sahiptiler.

Heatcliff kimsesi olmayan, Liverpool sokaklarında yaşayan bir çocuktu. Kısacası o, İngilterenin bu dönemini sembolize ediyordu. William Blake birçok şiirinde İngilterenin 'Karanlık Şeytani Değirmenleri'nden bahseder. Heatcliff de birçok kez kitapta, diğer karakterler tarafından şeytanla karşılaştırılmıştır.

Bu dönemi düşünürsek Heatcliff, yüksek kesimin endişelerinin vücut bulmuş hali gibidir. Kimsesiz olması, eve geldikten sonra Hindley tarafından itilip kakılması okuyucuda acıma duyguların uyandırır. Heatcliff'e sempati duymaya başlarız. Fakat daha sonra Heatcliff güçlenir ve kötü, oldukça kötü bir adam olabilir.

Bu da şunu gösterir; zayıf, acınası bir karakter gücü eline geçirdiğinde acımasız ve kötü birine dönüşür.

...

En etkilendiğim sahne, Heatcliff'in Cathy'nin mezarını açması ve mezarcıyla o anlaşmayı yapmasıydı. Ve o sözler; “ Edgar Linton'ın zerreleri bize ulaştığı zaman biz birbirimize iyice karışmış olacağız.”

Ne aşktır arkadaş!

Anneleri doğumda öldükten sonra suçlanan çocuklara çok fazla üzülüyorum. Bu yüzden romanda en acıdığım, en sempati duyduğum karakter Hareton'dı. Sefillik içinde büyüdü, itilip kakıldı yine de Heatcliff'i babası yerine koyup sevdi. Mutlu olmayı hak ediyordu.

Romanın sonunda, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, Uğultulu Tepeler gerçek varislere kaldı. Yani Cathy ve Hareton'a, iki kardeşin çocuklarına, Earnshawlara...

Kitabı bitirince hemen gidip film adaptasyonlarına baktım. 2009'da çekilmiş mini televizyon dizisini izledim, iki saatlik bir film tadındaydı zaten. Tabii ki kitabın tadı çok başkaydı.
Sanırım şimdiye dek okuduğum en iyi klasikti Uğultulu Tepeler. Emily Bronte'nin o gencecik yaşında böyle harika bir kitap yazması inanılmaz bir şey. Keşke uzun yıllar yaşasaydı da, onun kaleminden en azından birkaç roman daha okuyabilseydik. Buna rağmen Uğultulu Tepeler gibi bir baş yapıtı ardında bıraktığı için teşekkürlerimi, kendi adıma, sunuyorum. Huzur içinde yat, Emily...


Onu yakışıklı olduğu için değil, kendimden çok bana benzediği için seviyorum, Nelly. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama, onunkiyle benimki aynı hamurdan.”

Her şey yok olup sadece o kalsa, ben yine var olurdum; her şey yerinde kalıp da o ortadan kaybolsa, evren bana tamamen yabancı olurdu. Ben onun bir parçası olamazdım.”

Sonra, seni unutmak, kendimi unutmak demek olacak...”


Senin yokluğun... Ah, Tanrım! Sen, ruhun toprağa gömülü halde yaşamak ister miydin?”

Catherine Earnshaw, ben yaşadıkça sen de rahata erme. Seni ben öldürmüşüm, öyle söyledin. Sen de arkamı bırakma.”


"Ben hayaletlerin dünyada dolaştıklarını biliyorum. Her zaman benim yanımda ol. İstediğin kılığa gir, delirt beni...Yalnız seni bir türlü bulamadığım delhizde beni bırakma."

Zaten benim için Catherine'le ilgili olmayan bir şey var mı? Hangi şey onu bana anımsatmıyor ki? Şu zemine baksam taşların üzerinde onun yüzünü görüyorum. Her bulutta, her ağaçta o var. Geceleri havayı o dolduruyor, gündüzleri baktığım her şeyde onun düşünü görür gibi oluyorum. Sanki her tarafımı onun hayali çevirmiş. Rastgele erkek-kadın yüzleri, dahası kendi yüzüm bile bana onunkine benziyormuş gibi geliyor. Bütün dünya onun da bir zamanlar yaşadığını, benim onu yitirdiğimi gösteren korkunç anılarla dolu.”
                                                                

2 yorum:

  1. Uğultulu Tepeler en sevdiğim klasiktir. Austen'i çok severim ama bence gerçek aşka en yakın yazan yine Bronte. Araya serpiştirdiğin notlar için de teşekkürler :) Sakıncası yoksa hangi baskısını okuduğunu sorabilir miyim? Bir de Kate Bush'un Wuthering Heights şarkısını dinledin mi hiç? Dinlemediysen tavsiye ederim. Ürpertici bir ruhu var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Rica ederim, yorumun icin ben tesekkur ederim. Oda yayinlarindan okudum kitabi. O sarkiyi gordum kitabi arastirirken ama henuz dinlemedim. Tavsiyen icin tesekkurler, mutlaka dinleyecegim. Urpertici seyleri severim :)

      Sil