23 Ekim 2015 Cuma

Kırmızı Pazartesi / Gabriel Garcí­a Márquez | Kitap Yorumu






K ı r m ı z ı   P a z a r t e s i

İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü.”



Kitabı az önce bitirdim, gözlerimde hala yaşlar varken yazayım yorumunu dedim.

Ben Kırmızı Pazartesi'nin böyle olacağını hiç tahmin etmiyordum. Daha önce cinayet romanları okudum, acımasızca katledilen insanların olduğu cinayet filmleri de izledim.

Ama bu kitap beni öyle etkiledi ki kendimi dağılmış hissediyorum ve kitaptaki cümleler zihnimden geçtikçe gözlerim anında doluyor.



Kitabın konusundan bahsetmek istemiyorum, zaten çok kısa bir hikaye bu. Herhangi bir şey söylersem her şeyi mahvederim çünkü. Sadece kitabın ilk cümlesini okumanız etkilenmenize yetiyor bence.

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30'da kalkmıştı.”


Santiago'nun öleceği belli, buna rağmen kitap kendini öyle bir okutturuyor ki. Yazar okuyucunun duygularına erişmeyi çok iyi başarmış. İlk kısım bittiğinde başladım ağlamaya, hala, bunu yazarken dahi ağlıyorum. Beni çok, haddinden çok etkiledi bu hikaye.


--Yazının devamı Spoiler içermektedir.--



Santiago'yu öldüren sadece Vicario ikizleri değildi, onu öldüreceklerini bildikleri halde susan herkes onun katiliydi. Ölümüne gittiğini bildikleri halde ona, hiçbir şey yokmuş gibi, soğukkanlılıkla selam verenler, yolunu şaşırdığında alayla onu uyaranlar, uyarılmasına rağmen Santiago'nun annesine haberi vermeyen hizmetçi kadın.

Vicario kardeşlerin, birisinin onları engellemesini istiyor gibi görünmeleri canımı yaktı. Sonradan sorulduğunda, piman olmadıklarını, yine olsa yine yapacaklarını söylemeleri beni fena öfkelendirdi.

Onlar herkese Santiago'yu öldüreceklerini söylerlerken, Santiago'nun bundan bir haber, normal bir güne uyanması, Margot'a kahvaltı için söz vermesi, hala düğünün ne kadara mal olduğunu hesaplaması içimi burktu.

Hele son sayfalar...

Cristo Bedoya'nın arkadaşını bulmaya çalışması...

Santiago'nun neler olduğunu anlamadan, kafası karışmış bir halde nişanlısının evinden çıkması...

Annesinin, Santiago'nun bağırışlarını duyması, ama onu evde sanıp evin kapısını kendi oğlunun üstüne kapatması..


Santiago'yu öldürmek istemelerinin sebebi kardeşlerinin, ailelerinin onurunu kurtarmaktı. Buna biraz da gönülsüz oldukları belirtiliyor, birileri onları durdursun diye herkese hiç çekinmeden bir cinayet işleyeceklerini söylüyorlardı. Cinayet sahnesini okurken, aslında bunun pek de doğru olmadığını anladım aslında. Santiago'yu psikopatça, insanın kanını donduran bir şekilde biçiyorlar. Nasıl bir nefret duydular, bir an bile nasıl tereddüt etmediler aklım almadı.

Sanki kardeşler, ve bu cinayeti bilip de sessiz kalan herkes, içten içe zaten Santiago'nun ölmesini istiyor gibiydiler bence.
Ayrıca daha sonradan pişman olmadıklarını söylemeleri beni hayrete düşürdü.

Asıl mesele de şu, Santiago gerçekten suçlu mu değil mi, belli değil. Aslında ben suçlu olmadığını düşünüyorum, çünkü birkaç yerde Santiago'nun öleceğini öğrendiğinde şaşırdığını, ne olduğunu anlamadığını söylüyorlar. Tabii Angela yıllar sonra dahi, inatla o olduğunu söylüyor, ki ben yalan söylediğini düşünüyorum.

Bence, Santiago Nasar sadece bir günah keçisiydi.

Bu yüzden hikayenin sonunda, daha doğrusu cinayetten yıllar sonra Angela'nın mutlu olması, istediği şeye kavuşması beni çileden çıkardı. Ondan nefret ediyorum.

Son sayfalarda ağlamaktan yazıları seçemedim, ama yine de elimden bırakmadım kitabı.

Kırmızı Pazartesi içimde bir şeyleri kırdı, belki de olan bir gerçekliği tamamen görmemi sağladı.


Hiç durmayın, okuyun.





Alıntılar...

< "Cenazemde çiçek istemem ha," demişti bana, ertesi gün oraya çiçek konmaması işiyle benim uğraşacağımı aklına bile getirmeden. >

< Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım. >

< Kader bizleri görünmez kılar. >

< "Sanki öldükten sonra onu bir kez daha öldürmüştük." >

< O gün yalnızca ben değil, her şey Santiago Nasar gibi kokuyordu. >




Halam Wenefrida Márquez, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu, Santiago Nasar’ın eski rıhtımın merdivenlerini inip kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü. 

“Santiago, yavrum!” diye bağırmıştı. “Neyin var?” 

Santiago Nasar onu tanımıştı. 

“Beni öldürdüler, Wene Hala.” demişti. 

Son basamakları tökezlemiş ama hemen kendini toparlamıştı. “Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle silkelemek titizliğini bile gösterdi.” dedi Wene halam. Sonra saat altıdan beri açık olan arka kapıdan evine girmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı. 

(Burayı okurken gözlerim eriyip akıyor sandım)

...



Okurken devamlı bu parçayı dinledim, duygu yoğunluğunu bine katladı resmen, tavsiye ederim.






"Holy Mackerel" adlı blogun sahibi, kitaptaki olayları, çizimleriyle sıralayıp yorumlamış. Kitabın ciddiyetini yansıtmıyor olsa da göz atmak isteyebilirsiniz.>> tık









***








4 yorum:

  1. Sana ne kadar teşekkür etsem az gelir. Kitap tek kelimeyle HARİKAYDI! :')

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne demek, rica ederim :') Ben de beğendiğine çok sevindim ^.^

      Sil
    2. Yazarın diğer kitaplarını en yakın zamanda okumak istiyorum ama Kırmızı Pazartesi'nin etkisinden çıkmak için biraz ara vermem gerek sanırım.^^

      Sil
    3. Evet, bence de. İnsanın peşini bırakmayan hisler oluşturuyor Kırmızı Pazartesi, sindirmek için zaman gerek. Sonrasında Şili'de Gizlice'yi öneriyorum. Öneri robotuna döndüm ayol :D

      Sil