10 Aralık 2017 Pazar

Pazar 6'lısı : Kış Ayında Okunmalık 6 Kitap

Herkese merhaba,

Uzun süredir Pazar 6'lısı dizisine devam edemiyordum, halbuki çok hoşuma giden temalar da olmuştu. Eslem bu ayın temalarını açıklayınca listelerimi erkenden yaptım ki unutma etme durumu olmasın. Bu ayın temaları ve etkinlik hakkında ayrıntılı bilgi için Eslem'in bloğunu şuradan ziyaret edebilirsiniz.

Bu haftanın teması kışın okuyabileceğimiz ya da kışı hatırlatan kitaplar. Bana kışı hatırlatan kitap bulamadığım için diğer seçenekten yürümek zorunda kaldım. 

Önce kış ayı için insanın içini açacak, sıcacık, sevgi dolu hikayeleri barındıran kitapları seçeyim dedim ama baktım ki ben öyle kitaplar da okumuyorum pek fazla.

Kışın ne tür kitaplar okuduğumu sordum kendime : kasvetli, karanlık, trajik hikayeler. 

Genel olarak da böyle kitapları seviyorum sanırım. Neyse işte listem;

1-  Beyaz Geceler / Dostoyevski
Kendime çok yakın bulduğum bir anlatcı olmasından mı yoksa kitaptaki o "gece atmosferinden" midir nedir, ben çok sevmiştim Beyaz Geceler'i. Klasik müzik eşliğinde okunduğunda tesiri artıyor, duygusallık tavan yapıyor. Özellikle sonlarını gözlerim dolu dolu okumuştum. Anlatıcıyla hissel bağlantı kurmuş, onunla kolayca empati kurabilmiştim ve bu yüzden okurken onu yaşadığı duygusal şeyleri ben de yaşamıştım. 

Harikaydı, okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. 


2- Vahşetin Çağrısı / Jack London

3- Beyaz Diş / Jack London
Beyaz Diş, vahşi doğada doğmuş, daha sonra insanla, yani medeniyetle karşılaşan, vahşi dürtülerinin üstesinden gelip bu doğasını değiştirmek durumunda kalan bir kurt kırmasıdır.  Bunun aksine Vahşetin Çağrısı'ndaki ana karakterimiz Buck, bir çiftlikte yaşayan evcil bir köpekken gizlice başkalarına satılıp, kuzeye gitmek zorunda kalmış ve kızak köpeği olmuştur. Derinlerinde hissettiği vahşiliği gittikçe gün yüzüne çıkar.

İkisi de birbirinden güzel eserlerdi, ayrıca Jack London'ın kendi kişiliğini anlamak konusunda da okuyucuya büyük ipuçları da veriyorlardı bana göre. şuraya tıklayıp yorumunu okuyabilirsiniz kitapların.


4- Dr. Jekyll ile Bay Hyde
Okumadıysanız bile bu hikayenin bir korku hikayesi olduğunu biliyorsunuzdur, oradan buradan duymuşsunuzdur mutlaka. Beni çok fazla korkutmasa da o gerilim havasına azıcık da olsa sokmuştu. Sonunu çok beğenmiştim ve gidişat da oldukça ilginçti. Karanlık atmosferinden dolayı kışın okuması harika bir kitap bence.






5- Coraline / Neil Gaiman 
Çocuk kitabı kategorisine girmesine rağmen bence Coraline'in hikayesi oldukça tüyler ürperticiydi. Uyarlamasını izlediyseniz zaten o da gayet kasvetli, karanlık bir film. Kitabın aynı şekilde ürpertici olmasını beklemiyordum ama filmden daha çok gerilmiştim. Tam soğuk kış gecelerinde battaniyenin altında okumalık!

Yorumu için tıklayın!




6- Koku / Patrick Süskind
Koku hikayesiyle, uyarlamasıyla, karakteriyle, her şeyiyle en sevdiğim kitaplardan biridir. Kışın okumalık bir kitap olduğunu düşünsem de ben kokuyu yazın okumuştum -_-
Hem mekan tasvirleri hem de, hatta bilhassa koku tasvirleri öyle başarılı ki burnunuzun ucuna geldiğini hissedeceksiniz o kokuların. Hepsi iyi kokular değil tabii, o 18. yüzyıl Fransa'sının baskın boğuk kokusunu da çekmek zorundasınız. 

Akılda kalıcı sonuna da hazırlıklı olun, etkisinden bir süre çıkamayabilirsiniz.

Yorumu için; tıklayın.




9 Aralık 2017 Cumartesi

The Fountain / Kaynak (2006) | Film Yorumu



Herkese merhaba, uzun süredir yapmadığım bir şey yapıp bir filmi yorumlamaya çalışacağım. Genelde beğendiğim filmlerin öneri yazılarını yazıyorum ve bu yazılar tanıtım içerikli oluyorlar. Bu sefer söz konusu filmi sadece önermek değil, hakkında düşündüklerimi de aktarmak istiyorum zira beni çok etkileyen ve düşündüren bir film oldu kendisi. Eğer hakkında biriyle konuşmazsam, ya da bu durumda bir şeyler yazmazsam aklımdan atamayacağım bu hikayeyi.

Ayrıca bu film, öyle kolayca önereceğim bir film de değil; çünkü herkes beğenmez, herkese hitap etmez eminim. 

Fakat yine de öncelikle, filmi izlemeyenler ve yukarıdaki ifademle vazgeçmeyip filmi daha çok merak edenler için yüzeysel olarak filmden bahsetmek istiyorum.

Tom Creo, yaptığı çalışma ve deneylerle ölüme çare arayan bir cerrahtır. Karısı Izzie'nin kanser olduğunu öğrendikten sonra bunu adeta bir takıntı haline getirir ve eşini iyileştirmek için durmadan çabalar. 

Afişin altında da gördüğünüz gibi uzun bir zaman dilimine yayılmış bir aşk hikayesi izliyoruz aslında. Izzie'nin yazdığı kitapla, 1500'lü yıllarda kraliçesi için her şeyi yapmaya hazır bir komutan olan Tomas'ın hikayesine tanık oluyoruz. Uzak gelecekte bir ağaçla, uzayda yolcukluk yapmakta olan bir Tom daha var. 

Film, yaşam-ölüm ve ölümsüzlük konularını da oldukça etkileyici ve derin bir şekilde işlemesinin yanında uzayda yolculuk konusuna yeni bir bakış getirmiş.

Film çok ama çok derin.

Bu noktadan sonra film hakkında düşüncelerime ayrıntılı bir şekilde değineceğim. Son olarak böyle sarsıcı ve derin filmleri seviyorsanız kesinlikle tavsiye ederim, ama yukarıda da dediğim gibi bu filmden herkes aynı tadı alamaz. Bir soundtrack bırakayım, son kararınızı verin.



Filmin başları yavaştı, hikayeye adapte olma konusunda, dürüst olmam gerekirse zorlandım. Sahneler, konsept kafa karıştırıcı geldi. Fakat sonra taşlar öyle bir yerine oturdu ki...

Filmin atmosferi ve Clint Mansell'in yaptığı harika film müzikleriyle birlikte zihniniz ve ruhunuz anlatılmak istenen şeye öyle güzel hazırlanıyor ki sonlara doğru tüylerim diken diken oldu. Özellikle Izzi'nin öldüğü sahneden sonra her şey yokuş aşağı gitmeye başladı ve ben kalbim gümbür gümbür, bir taraftan neler olduğunu anlamaya, hikayeleri birleştirmeye çalışıp bir taraftan yaşamakta olduğum duygusal sarsıntıyı dizginlemekle uğraşıyordum. 

Filmi benim gibi ilk izledikten sonra anlamlandıramayanlar için benim teorim şu yönde ki bu sonuca varana kadar bir sürü teori yazısı okuyup açıklama videosu da izledim. Bunlardan çoğu uzayda seyahat eden Tom'un, günümüzdeki Tom olduğunu ve onun bir şekilde ölümsüzlüğü bulup Izzı'yi hayata döndürmeye çalıştığını öne sürüyordu. 

Ben bu noktada onlardan ayrılıyorum. Şöyle ki; Tom Creo günümüzde yaşayan bir doktor ve ölüme kafayı takmış bir insan. Karısını kanserden kurtarmak için ölümü yenmeyi takıntı haline getiriyor ve bu onunla vakit geçirememesi anlamına gelse de karısıyla ilgilenmeyip çalışmalarına gömülmüş biri. İlk ve merkez hikaye de bu zaten. 

1500'lerde yaşayan Tomas'ın hikayesi, zaten anlaşılacağı üzere Izzi'nin kurgusu. Onun yazdıklarını izliyoruz yani.

Diğer Tom, yani uzayda bir kürenin içinde seyahat eden kişi ise, bence Tom'un zihni.

Önce ben de diğerleri gibi düşünüp onun gelecekte ölümsüzlüğü bulmuş Tom olduğunu, gerçek olduğunu düşündüm çünkü filmin son sahnesinde Tom Izzie'nin mezarına bir tohum atıyor ve gökyüzüne bakıyor; Xibalba'ya. Izzi'nin hikayesinin sonlandığı yer olarak belirttiği yere bakıyor yani. 

Izzi'nin ölümünden sonra Tom kendisini hastane odasından dışarı attığında, başka bir odada yaşlı bir adama gözü takılıyor. Adam ağlıyor ve kamera adamın parmağındaki yüzüğe yaklaşıp onu vurguluyor. Tom'un gördüğü bu sahne zaten hayalle gerçek arasında; bu yüzden bu yaşlı adamın onun yaşlılığı olduğunu düşünüyorum. Ki, kürenin içindeki abimiz devamlı boş yüzük parmağına bakıp acı çekiyordu. İşte bu durum bence, yarım kalmışlığı ve bir arayışın devam ettiğini sembolize ediyordu. 

Burada da Izzi'nin "Bitir onu." repliğinin derinliğini hatırlatmak istiyorum.


Izzi'nin ölüm ve ölümsüzlük hakkındaki düşünceleri, anlattıkları, yazdığı kitap aslında filmin asıl odak noktası ve merkezdeki hikaye ve bunun verdiği mesaj da bu fikir etrafında şekilleniyor. Aslında filmde, filmdeki geçmiş ve günümüzdeki hikayenin ikisinde de, iki ana unsur var : Ölüm gerçeği ve ölümsüzlük arayışı.

Izzi karşımıza ölüm fikrini kabullenmiş ve bunun bir son olmadığına inanan bir figür olarak çıkarken, Tom tam tersine ölümün bir hastalık olduğunu ve diğer tüm hastalıklar gibi tedavi edilebilir olduğunu öne sürüp bu fikri savunuyor. 

İşte tüm mesele bu!

Tom Izzi'ye kitabının nerede başladığını sorduğunda Izzi, "İspanya'da başlıyor ve orada bitiyor." diye yanıtlıyor ve gökyüzünü, Xibalba'yı gösteriyor. Xibalba Maya efsanesine göre Orion Bulutsusu'nda bulunuyor ve "Ölülerin Diyarı" manasına geliyor. Yani ölümden sonraki hayatın olduğu yer. Zaten Izzi için ölüm bir son değil; ölümün ölümsüzlük için bir anahtar olduğuna inanıyor. Tom, Izzi'nin kitabını okumaya başladığında ve biz de kitabın içine girdiğimizde karşımıza Engizitör çıkar ve şunları söyler; 

"Bedenlerimiz, ruhlarımız için birer hapishanedir. Derimiz ve kanımız, bu hapishanenin demir parmaklıklarıdır. Ama korkmayın. Ölüm her şeyi küle döndürür. Ve böylece ölüm, her bir ruhu özgür kılar."

İşte, filmin anlatmak istediği tam olarak bu ve biz bu ifadeleri filmin başlarında duyuyoruz zaten. Gerisi sizin dikkat ve idrağinize kalıyor. 


Yarım kalmış hikayesini kastederek devamlı "Bitir onu!" diyen Izzi, aynı zamanda uzayda yolculuk eden Tom'u da rahat bırakmıyor. Bu da bize bu cümlenin daha yoğun bir anlamı olduğunu gösteriyor aslında. Izzi Tom'dan ölümü kabullenmesini istiyor. Sonunda kürenin içindeki Tom yani gerçek Tom kendi içinde ölümü kabul ettikten sonra hikayeye dahil oluyor ve Izzi'nin kaldığı yerden onu bitiriyor. 

Peki nasıl bitiyor bu hikaye?

Tomas kraliçesi için büyük çabalarla arayıp durduğu Hayat Ağacı'nı sonunda buluyor. Hayat Suyu'nun cazibesine direnemeyip ağacı bıçaklıyor ve suya kanmış gibi büyük bir açlık ve hırsla Hayat Ağacı'nın suyundan içmeye başlıyor. Tıpkı Izzi'nin ona anlattığı Maya efsanesindeki gibi Tomas'ın içinden çiçekler çıkmaya başlıyor ve bedeni yeryüzüne karışıyor. Bir anlamda ölümsüzlüğü bulmuş oluyor aslında.

Ölümsüzlük nedir? Sonsuza kadar yaşamak mı? 

Bu güne kadar böyle düşünmüş olmaktan ve bu konuda daha derin düşünmememden dolayı çok kızdım kendime. Bu kadar sığ bir fikri nasıl eşelememişim, nasıl derinlerine inmemişim, hayret ediyorum. 

Ölümsüzlük düşüncesine çok farklı bir bakış açısı getirilmiş bence bununla. Yine Izzi'nin anlattığı başka bir hikayede, arkadaşının babasının ölümsüzlüğü buluşundan bahsediyor. Mezarının üstünden çıkan ağacın meyvesinden bir kuş yediği zaman bu adamın o kuşa da karıştığını, sonsuz olduğunu söylüyor. Ki bu sahne de bence filmin en can alıcı, en koparıcı sahnelerinin başında geliyordu. Gerçekten çok vurucuydu. 

Yani ölümsüz olmak, aslında başka hayatlara karışmak. Bunun yolu da kişinin kendi ölümünden geçiyor. Ölümsüz olmak için önce beden hapishanemizden çıkmamız, ölümün ruhumuzu özgür bırakmasına izin vermemiz lazım. Ölümün, sonsuzluğa açılan bir kapı olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. 


Hayat Ağacı'nı biraz araştırdım. Kutsal kitaplarda yeri var mı diye merak ettim. Özellikle İslam'daki yorumunu öğrenmek istedim. Çünkü aslında buradaki düşünce İslam'daki ahiret inancıyla paralellik gösteriyor bana göre. Müslümanlıkta da ölümün bir son olmadığı, sonsuz hayata bir geçiş olduğu öğretisi vardır. Bu açıdan Hayat Ağacı neymiş bir bakayım dedim. 

Bir yerde okuduğum şey çok dikkatimi çekti; şöyle diyordu : Adem ve Havva cennetten yasak meyveyi yedikleri için değil, Hayat Ağacı'nın meyvesinden yemesinler diye çıkarıldılar. Evet, biliyorum Kur'an ve diğer kutsal kitaptaki hikayeye ters bir teori ama insanı düşündürüyor da. İnsanların hep ölümsüzlük arayışında olduklarını biliyoruz zaten, öyleyse, tamamen dinsel çerçeveden düşünmezsek ve bu ifadeye felsefi yönüyle bakarsak, neden olmasın?

Çünkü varlığın dinamiği ikilik, yani zıtlıktır. Karanlık ancak aydınlıkla, iyilik ancak kötülükle var olabilir. Aynı şekilde, yaşam da ölümle varlığını sürdürebilir. Fizik kurallarına göre bu yüzden, bu gerçeklikte ölümsüzlükten söz edilemez. 

Peki gerçekliğin ötesinde?

Mesela Xibalba'da?

Orion Nebulası, yani Xibalba'nın içinde bulunduğu bulutsudan İncil'de de söz ediliyor. Tanrı Orion'u yaratıp karanlıktan aydınlığı yaratıyor. Yönetmenin başka bir filmi Noah'da da buna bir gönderme var. The Fountain'ın sonunda da, küredeki Tom ölümü kabullendiğinde, yani Xibalba'ya ulaştığında bir patlama meydana geldiğini görüyoruz. Bu patlama yaşamın başlangıcını temsil ediyor olabilir; bu durumda yeni bir yaşamın...



İşlediği konuyla, düşündürdükleri ve hissettirdikleriyle benim için The Fountain unutulmaz bir film oldu. Etkisini uzun süre üstümden atamadım, atayım diye böyle bir yazıya giriştim ama düşündükçe kendimi daha da kaptırıyorum. Dahası bu, üzerinde kafa yormaktan ve felsefe yapmaktan çok ama çok keyif aldığım bir konu. Ölüm-ölümsüzlük-sonsuzluk olguları şimdiye kadar kafamı çok kurcalamadıysa da bundan sonra peşimi bırakmayacak. Her aklıma düştüğünde de bu filmden hatırladığım sahnelerle tüylerimi diken diken edecek. 

Tek kelimeyle, muhteşemdi. 

Müziklerinden senaryosuna, oyunculuklara, görsellerine, kurgunun aktarılışına kadar her şeyi mükemmeldi. 

Kim bilir bu filmde benim yakalayamadığım, anlamadığım daha ne çok gönderme, imgeleme vardır.

Bir beş-altı yıl sonra tekrar izlediğimde bu yazdıklarımı okuyacağım ve ruhsal&zihinsel olarak ne gibi değişimler geçirdiğimi göreceğim. 

Kafayı yemezsem iyi!



Siz The Fountain'ı izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

3 Aralık 2017 Pazar

Görünmez Canavalar / Chuck Palahniuk | Kitap Yorumu

Görünmez Canavarlar

Yazarı : Chuck Palahniuk

Türü : Yeraltı Edebiyatı

Çeviren : Funda Uncu

Puanım : 5/5


Herkese Kasım ayının son kitabıyla merhaba!

Kasım ayının başında, bu ay vizeler var diye çok kitap okuyamam sanıp hayıflanıyordum. Yine vizelerden sonraya kadar hiç kitap okuyamadım ama ayın sonlarına doğru okuduğum kitaplar çok güzeldi. Görünmez Canavarları ayın son gününde bitirdim ve bu kitapla ayım güzel bitmiş oldu.

Chuck Palahniuk'u Dövüş Kulübü'yle tanıyordum ve zaten yazardan okuduğum ilk ve tek kitap Dövüş Kulübü'ydü. Onu da yaklaşık iki sene evvel okudum.  Çok da beğendim aslında ( Yorumu için tıklayın.) ama bu kitap bu kadar popüler, diğerleri neden değil, demek ki diğer kitapları bu kadar iyi değil, diye bir düşünce oluştu kafamda ister istemez. Ben de pek yaklaşmadım yazarın diğer kitaplarına.

Sonra geçenlerde Goodreads'te bir arkadaşın yorumuna rast geldim ve kitabı hemen okumak istediklerim listesine ekledim; ertesi gün kütüphanede bulunca da hemen aldım. Biliyorsunuz normalde, listeye eklenen kitaplar eklendikleriyle kalıyor ve uzunca bir süre okunamıyor. Bu sefer öyle olmadı ama Goodreads'te ben bunu çok yapıyorum. İnsanların yorumları beni çok etkiliyor yani. Yorum gerçekten çarpıcıysa o kitabı hemen edinip okuyabiliyorum yani. - Aynı şeyi Beş Sevim Apartmanı'nda ve Gölgesizler'de de yaşadım. 

Neyse yani, kısacası Görünmez Canavarlar için "Okumak istiyorum!" diye gezinilen sancılı süreç hiç yaşanmadı ve kitaptan haberim olur olmaz hemen okudum resmen. Bekleyen kitaplarım lütfen alınmasınlar, özellikle sen, Boş Koltuk!

Kitabın konusunu nasıl anlatsam bilmiyorum. Çünkü ben de konusunu ancak kitabın yarılarında çözdüm. Bu yüzden buraya bir şeyler yazarsam okuma keyfini azaltırım diye korkuyorum. Evet, bir şey yazmayacağım. Buradan kitabın arka kapağını, yazarla ilgili bilgileri inceleyebilir ve kitabın ön okumasına ulaşabilirsiniz.

Hikaye birdenbire başlıyor ve kendinizi bir sahnenin ortasında buluyorsunuz, yazar sizi oraya aniden ışınlamış gibi. Olayın başını ya da sonunu bilmeden o ana giriveriyorsunuz ve yazar sizi daha ilk satırlardan allak bullak ediyor, kafanızı karıştırıyor, geriyor ve telaşlandırıyor. 

Sonra da hikayeyi anlatmaya başlıyor fakat yine ileri-geri giderek, karakterin arka planını da anlatarak, geçmiş ve günümüz çizgisinde ilerleyerek. Kafa karıştırmaya çok müsait bir anlatımı var kitabın aslında ama merak ederseniz ve zaman sıçramalarına alışıp yazarın üslubuna pes etmezseniz hikayenin akıp gittiğini göreceksiniz. Öyle ki ben kitabı toplu taşıma da dahi okuyabildim. 

Kitabın başlarında "Bu ne böyle?" dediğimi inkar edemem. Yarıya gelene kadar defalarca bırakmayı da düşündüm ama iyi ki devam etmişim dedirten bir sonu vardı. Daha doğrusu, nokta atışıyla 144'üncü sayfadan itibaren kitabı elimden bırakamadım ve yarım bırakmadığım için de şükrettim; yoksa böyle bir kitaptan mahrum kalmış olurdum. 

Anlatım konusunda şöyle bir savunma yapabilirim ama; bu hikaye başka türlü anlatılamazdı. Anlatılsaydı anlamı kalmaz, aynı etkileyiciliği yakalayamazdı. Annem bu tür bir anlatımı sevmez diye düşünüp ona hikayeyi anlattım mesela - çünkü eminim ki hikayeyi sevecekti - hiçbir esprisi kalmadı. O yüzden bence yazar kurguyu aktarmak için çok doğru bir anlatım seçmiş.


Şunu söylemekte fayda var : Bu kitabı herkes beğenmez. Birincisi, dediğim gibi alışılmışın dışında bir anlatımı var ve dikkati çabuk dağılan ya da zaman sıçramalarını sevmeyen insanlar için sıkıcı olabilir bu. İkincisi, kitap çok edepsiz :D

Kesinlikle +18 uyarısı yapmam lazım, çünkü ben bile (22 yaşındayım) bazı yerleri çok çok fazla rahatsız edici buldum. Dövüş Kulübü'nün dili nasıldı tam olarak hatırlamıyorum ama bu kadar kirli değildi sanki, yoksa rahatsız olduğumu anımsardım. Zaten kitap birçok yayın evi tarafından ağır bir dili olduğu gerekçesiyle reddedilmiş.

Kitapta, yeraltı edebiyatından beklenildiği gibi birçok eleştirel nokta vardı. Ben mesela en çok, televizyon-tanrı benzetmesini çok beğendim ve çok doğru buldum. Aynı şekilde "Hepimiz birer ürünüz." argümanı da düşündürdü, sorgulattı. Bu açıdan da oldukça dolu bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Sizin için bu sorun değilse, mutlaka okumanız gereken bir kitap. Benim için bu yılın enlerine kesinlikle girecek. Yalnız dediğim gibi, kitabı ilk yarısına göre değerlendirmeyin ve sabırla devam edin okumaya. 144'ten sonra hala size yavan geliyorsa, eh, tür size göre değilmiş diye düşünürüm. Bakın söylüyorum, 144. sayfa!

Chuck Palahniuk okumaya devam etmek istiyorum ama aynı tadı alamamaktan da korkuyorum. Öneriniz varsa almaya can atıyorum!


Siz Görünmez Canavarlar'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

2 Aralık 2017 Cumartesi

Aylık Rapor | Kasım 2017



Herkese Kasım ayının raporuyla merhaba.

Bir ay daha geçti ve artık yılın son ayındayız, 2017'yi özleyeceğim sanırım. Güzel şeyler de yaşadım, kötü, can sıkıcı şeyler de ama aklımda şimdilik yılın getirdiği güzellikler ön planda.

Kasım ayı okuma açısından kötü bir ay oldu benim için çünkü malum, vize döneminde kitap okuyamadım. Kitap okumaya resmen ayın 17'sinde yani yarısından sonra başlayabildim. Normalde ben sınav dönemlerinde de kitap okuyabilen, hatta ve hatta blogumu takip edenler bilir, sınav dönemlerinde normal zamanlardan daha çok kitap okuyan biriydim.

Fakat bu sefer öyle olmadı çünkü çok ama çok yoğun çalışmak zorunda kaldım. Neden böyle oldu bilmiyorum ama ciddi anlamda ben, hayatımda bu kadar çok çalıştığımı hatırlamıyorum; evet, lisede bile. Üçüncü sınıf zormuş, öyle olmasını beklemiyordum ama gerçekten bayağı yoğun geçiyor. Buna rağmen çabuk da geçti gibi, dönemin bitmesine üç hafta kaldı. Hep dolu dolu olduğundan olsa gerek.

Bir de bu ay ne çok yağmur yağdı İzmir'de. Gerçi ben seviyorum yağmurlu havaları da, bir kere öyle yoğun yağdı ki okula gidemedim, trafikte kaldım resmen :D Acıydı..

Neyse, rapora geçiyorum;

Okunanlar

- The Acts of King Arthur and His Noble Knights / John Steinbeck 4/5

Kral Arthur efsanesine olan merakım ilk izlediğim yabancı dizilerden biri olan Merlin dizisine dayanıyor. O zamanlar diziden ne öğrendiysem onunla yetinip derinlemesine araştırmalar yapmamıştım haliyle. Fakat bu sefer, yazdıklarımda kullanmak istediğim motifler olduğundan efsanenin aslını okumak istedim, bunu gerekli gördüm daha çok. Bu efsaneyle ilgili pek çok uyarlama, daha doğrusu yeniden anlatım var fakat pek azı Türkçe'ye çevrilmiş. İngilizce kitaplar arasında da en kolay John Steinbeck'in yazdığı bu kitaba ulaşabildiğim için bununla başladım okumaya.

Arthur efsanesini çeşitli kaynaklardan, şiirlerden, halk hikayelerinden yararlanıp derleyen Sir Thomas Malory'nin Arthur'un Ölümü adlı eserine dayanan bir yeniden anlatım "The Acts of King Arthur and His Noble Knights." Baskısı filan da çok hoştu. Anlatımı çok sade ve düz geldi bana, daha mistik, daha epik bir anlatım bekliyordum ben. Onun için okurken yer yer sıkıldım. 

- Gölge Oyunu 2/5

Kapaktaki "Neil Gaiman" yazısına aldanıp hemen satın aldığım bir öykü derlemesiydi Gölge Oyunu. Ayrıca henüz bir kitabını okumama rağmen saygı duyduğum bir yazar olan Ray Bradbury'nin anısına yazılmış öykülerdi bunlar. Fakat umduğumu bulamadım. Neil Gaiman'ın yazdığı öyküyü bile beğenmedim. Yirmi küsür hikayenin için yalnızca üç tanesini filan çok beğendim. Gerisi okumasam da olurdu hissi bıraktı üstümde. 

- Beş Sevim Apartmanı / Mine Söğüt 5/5

Yerli edebiyat okuma çabalarımın bir sonucu olarak bu ay Mine Söğüt'ün kalemiyle tanıştım. İyi ki de tanıştım! Kitap harikaydı. Konusu, işleyişi, yazarın üslubu, her şeyiyle mükemmeldi. Sonunu tahmin ettim biraz ama yine de şaşırdım, üzüldüm, bir burukluk oluştu içimde. Ayrıca benim için böyle cin peri hikayelerinden korkan tiplerdenseniz kitap sizi de ürkütebilir. 

- Görünmez Canavarlar / Chuck Palahniuk 5/5

Çok güzeldi, çok güzeldi, çokçokçokçok güzeldi! Bu ay okuduğum en güzel kitaptı, büyük ihtimalle yılın enlerine de girecek. Yorumu gelecek. 



İzlenenler

Filmler

- Lion (2016) 4/5

Çok güzeldi, gerçek bir hikayeye dayanıyor olması etkisini arttırdı. Dev Patel için izlemeye karar vermiştim ve konusunu filan hiç bilmiyordum ama hikayesi için kesinlikle izlemelisiniz. 

- Ayla (2017) 4/5

Güzeldi, başyapıttı filan ama - beni taşlamayın lütfen - filmin ikinci yarısı neydi öyle ya? Sanki birden başka bir film izlemeye başlamışım gibi hissettim kendimi. Duygusuz, samimiyetsiz bir havası vardı ikinci kısmın ve hiç hoşuma gitmedi. İlk yarı muhteşemdi gerçekten, oyuncular olsun, filmin atmosferi olsun harikaydı. Ne zaman gelecek kısımları anlatılmaya başlandı tadım kaçtı. Son sahne bile yeterince duygusal gelmedi bana. Gerçek görüntüler olmasaydı duygulandıramazdı yani. Herkes güzelledi filmi, ben de olumsuz düşüncelerimi yazayım dedim.

- Sometimes the Good Kill (2017) 2/5

- Don't Hang Up (2016) 3/5

- Gehenna : Where Death Lives (2016) 3/5

- Co Hau Gai (2016)4/5

- Dead Awake (2016) 2/5


Diziler

- While You Were Sleeping (2017) 4/5

Öneri yazısı yazmadım ama bence K-drama sevenlerin izlemesi gereken bir dizi. Çok güzeldi. Çeşitli olaylar işlendiği için asla sıkmadı ve keyifle izlettirdi kendisini. 

- One Punch Man 4/5

Arkadaş tavsiyesi olmasa asla izlemeyeceğim bir animeydi. - Teşekkürler Mesut, teşekkürleeer! - Cidden çok iyiydi ve ikinci sezonu gelirse kesin izlerim. Daha önce bu kadar güldüğüm başka bir anime daha izlememiştim, müthişti. Tavsiye ederim. 

- Supernatural (10. Sezon) 2014  4/5

Dönüp dolaşıp yine Spn izlemeye başladım :D Üç sene önce mi ne, yani dizinin onuncu sezonu yayınlanırken izlemeyi bırakmıştım. Hem de yıllardır takip ediyordum, çok zor bir karardı bırakmak :D Sonra geçenlerde meleklerle ilgili araştırmalar yaparken Spn'ın wiki sayfasına denk geldim ve biraz spoiler yedikten sonra hemen kaldığım yerden devam etme hevesine kapıldım. Evet, kaldığım bölümü dahi hatırlıyordum. 

Çok özlemişim ya.

Şimdi on birinci sezondayım ve mutluyum.



Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!

19 Kasım 2017 Pazar

Dizi Önerisi : Tunnel & Duel



Geçtiğimiz ay izlediğim ve çok çok beğendiğim iki dizinin öneri yazısıyla herkese merhaba!

Derslerim yoğun olsa da iki dizi öylesine sürükleyiciydi ki ikisini de Ekim'de izleyip bitirdim.

İkisi de Kore dizisi ve ikisi de çok ilginç bir hikayeye sahip. Ayrıca ikisi de OCN kanalının; tuhaf ama geçen ay izlediğim üç dizi de, bu ikisi de buna dahil, bu kanala aitti. Üçü de beğenerek izlediğim dizilerdi, bu yüzden OCN bu türde favori kanalım olma yolunda. Bu öneri yazısına dahil etmediğim dizi, Save Me. Konusu sıradışı olsa da akıcılık konusunda benim açımdan sınıfta kalan bir diziydi. Aşağıda önereceğim diziler ise hem konuları, hem de olay örgüsünün akıcılığı, dizinin temposu açısından çok beğendiğim diziler oldular.




터널

Tunnel

Tür : Gizem, Aksiyon, Fantastik

Yayın Yılı : 2017

Yönetmen : Shin Yong-Whee, Nam Ki-Hoon

Senarist : Lee Eun-Mi



Tunnel, konusunu okur okumaz ilgimi çeken bir dizi olmuştu. Kore'de Mart-Mayıs aylarında yayınlanmış olmasına rağmen benim ancak görüp fark edebildiğim bir dizi ayrıca. Zaten bu türdeki dizilerin, yani gizem, aksiyon ya da polisiye türündeki dizilerin tanıtımı diğerleri kadar çok yapılmıyor kanaatimce. Bu görevi üstlenip bu türdeki güzel yapımları blogumda elimden geldiğince tanıtıp, daha çok izleyiciye ulaşmasını sağlamak istiyorum. 

Dizinin konusu kısaca şöyle;

Olaylar 1987 yılında başlar. Ana karakterimiz Kwang Ho bir polis dedektifidir ve yaşadığı şehirde meydana gelen seri cinayetleri araştırmaktadır. Katille bir kovalamaca yaşarken ikisi o bölgede bulunan bir tünele girerler. Dedektif ve katil boğuşurken Kwang-Ho'nun yüzünü göremediği adam onu bir iğneyle uyuşturur ve kaçmayı başarır. Kwang Ho kendine gelip tünelden çıktığında kendisini 2017 yılında bulur. Zamanda yaşadığı bu yolculuk katili bulması için bir fırsattır.


Konusu bu kadar merak uyandırıcı olunca benim için izlememek imkansızdı. Ayrıca fantastik bir öğe barındırması da çok ilgimi çekmişti. Özellikle zaman yolculuğunu konu alıyor olması beni izlemeye itti.

Biliyorsunuz, zamanda yolculuk temalı hikayeler mecburen paradokslarla sonuçlanıyor. Ayrıca bu konuyu, saçmalamadan, seyircinin aklını çok karıştırmadan ve tutarlılığı koruyarak ele almak gerçekten zor bir iş. 

Ayrıca dizide, kim olduğunu bir türlü bulamadıkları bir seri katil var. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu cinayetleri çözmeye çalışıyorlar. İşin içinde gizem de var yani. Bu iki öğe de merakı devamlı canlı tutuyor ve bir sonraki bölümü devamlı merak ediyorsunuz. 

Genelde ben katili, suçluyu filan hiç tahmin edemezdim ama sanırım böyle diziler izleye izleye olayı kaptım; bu dizideki katili önceden tahmin ettim. Bana biraz bariz geldi, bilmiyorum, izleyeniniz varsa; siz de tahmin edebildiniz mi?

Geçmişle gelecek arasındaki küçük detayları, Kwang-Ho'nun gelecekte yaşadığı zorlukları, alışma sürecini; onu tanıyan insanların şaşkınlığını filan izlemek çok keyifliydi. Diziyi izlerken hep nasıl bitecek diye merak ettim. 

Sonunu izlediğim ilk anda pek beğenmedim ama üzerine biraz düşününce farklı bir sonuç çıkardım. Spoiler olmaması açısından teorimi söylemeyeceğim fakat izleyenler varsa yorumlarda sohbet edebiliriz.

İzleyip beğendiğim ve sizlerin de kesinlikle izlemenizi tavsiye ettiğim bir başka dizi ise;


듀얼

Duel

Tür : Bilim Kurgu, Polisiye, Gizem

Yayın Yılı : 2017

Yönetmen : Lee Jong-Jae

Senarist : Kim Yoon-Jo


Sonuna gelene kadar bir sürü kafa karışıklığı ve ters köşe yaşatan bu dizi favorilerim arasında ilk bölümlerden girdi. Türünde bilim kurguyu görünce siz de biraz şaşırmışsınızdır belki, ben de çok şaşırmıştım ve ön yargıyla yaklaştım diziye. O kadar da değil yani dedim, bilim kurguya da el atmasınlar, biraz rahat dursunlar artık :D

Dizi, bir polis şefi olan Jang Deok-Cheon'un kaçırılan kızını kurtarma çabasıyla başlıyor ve sonra birkaç gün öncesine dönüp kızının kaçırılma hikayesini izliyoruz. Küçük kızın ölümcül bir hastalığı var ve bir hastanenin üzerinde çalıştığı kök hücre tedavisi onun tek kurtuluş şansı. Fakat o kadar kişinin arasından onun seçilmesi büyük bir mucize olarak görülüyor, yani neredeyse imkansız. Bir şekilde hastane şefin kızını tedavi için seçiyor fakat nakil sırasında küçük kız biri tarafından kaçırılıyor. 

İşin asıl garip tarafı şu; şef kızını kaçıran adamın yüzünü görüyor ve sonraki günlerde onu yakalamaya çalışırken tıpkı bu adama benzeyen başka birini görüyor. Önce bunların ikiz olduğunu sansa da olay bundan ibaret değil aslında. 

Spoiler olmaması açısından kendimi durdurup konuyu anlatmayı burada kesiyorum. Ben de bu kadarını bilip başlamıştım diziye. Siz de hemen başlayın izlemediyseniz.


Polis şefini oynayan oyuncu gerçekten bir babanın kızını kurtarmaya çalışırken yaşayacağı hisleri çok güzel yansıttı. Onun etrafta kızını bulmak için koşuştururken yaşadığı öfke, sabırsızlık ve dahası çaresizliği gerçekten gördük seyirciler olarak. Kimi zaman durup bir iç geçirdim, yeter artık adamın yaşadığı acılar diye. Çok üzüldüm haline.

Oyunculuğunu takdir etmek istediğim bir diğer isim, ki bence dizinin en iyi performansını o sergiledi, Yans Se-Jong. Kendisi hem Lee Sung-Joon hem de Lee Sung-Hoon karakterini canlandırdı ve enfes bir oyunculuk sergiledi bence. Öyle ki arada dedik ki acaba başka bir oyuncu mu oynuyor bu farklı karakterleri. Mesele yalnızca saç şeklinin değişik olması da değildi. 

İki ayrı, birbirine taban tabana zıt karakteri bu kadar başarıyla oynayabilmek cidden zor bir iştir mutlaka ve oyuncu bunun altından harika bir şekilde kalkmış. Alkışlarr, alkışşlar!

Bir sahnede Lee Sung-Joon, birilerini kandırmak için Lee Sung-Hoon kılığına giriyor ama iki karakteri tanıyan seyirciler olarak farkı hemen anladık. 


- Bu arada Lee Sung-Hoon çok güzel "Ani" (Hayır) diyordu, söylemeden geçemeyeceğim. -

Kurgunun işleyişi çok güzeldi. Sırlar ortaya yavaş yavaş, gerektiği hızda çıktı ve benim hoşuma gitti bu çünkü sindirilmesi gereken çok gerçek vardı. Sonu biraz uzatılmış gibi geldi bana ama o kadar olsun artık. İzlemekten sıkılmadım ne olursa olsun. 

Sonu biraz buruktu bana göre ama genel olarak güzel toparladılar. Ucu açık, havada kalmamıştı ki bu çoğu Kore dizisinde yaşanılan bir sorun. 

Bu diziyle Koreli senaristler ne kadar yaratıcı olabildiklerini bir kez daha gösterdiler ve şüphelerimi haksız çıkardılar. Keşke bizim senaristlerimiz de aynı konuları ısıtıp klişe hikayeler ortaya çıkarmayı ya da zaten yazılmış hikayeleri uyarlamayı bir bıraksalar da daha özgün olabilseler. 

Kısacası, bu iki diziyi izlemediyseniz hemen izleyin!




Siz bu iki diziyi izlediniz mi?

Hakkında düşünceleriniz neler?

Benimle paylaşın!

17 Kasım 2017 Cuma

Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru / Heinrich Böll | Kitap Yorumu


Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru

Heinrich Böll

Özgün Adı : Die Verlorene Ehre der Katharina Blum

Çeviren : Ahmet Cemal

Yayım Yılı : 1974


Ekim ayında okuduğum son kitap olan, adından kısaca Katharina Blum olarak söz ettiğim novellanın yorumuyla herkese merhaba! Yorum yazısını ancak yazabiliyorum çünkü sınavlarım yeni bitti, ben de yeniden nefes alabildim.

Üzerinden biraz zaman geçmiş olsa da buna memnunum, çünkü böylece Katharina Blum'un hikayesinin aslında ne kadar etkileyici ve etkisinin de kalıcı olduğunu, mesajının yazıldığı döneme değil aynı zamanda, hatta daha çok bu içinde yaşadığımız zamana yönelik olduğunu fark etmiş oldum. Evet, Katharina Blum kolay kolay unutamayacağımız, en azından ana temasını, anlatmak istediğini hep hatırlayacağımız o kitaplardan.

Konusu kısaca şöyle; polisler uzun süredir takip ettikleri bir suçluyu bir akşam Katharina Blum'un evine girerken görürler. Evin etrafında pusu kurup onun çıkmasını beklerler ama sabah olur, adam ortada yoktur. Eve baskın yaparlar; kadın adamın sabah uyandığında gitmiş olduğunu söyler. Polisler Katharina'ya inanmaz, adamla iş birliği yapmış olduğundan şüphelenerek onu sorguya götürürler.

Kitap polisiye gizem türüne çok yakındı. Okurken hep acaba gerçekten de Katharina adama yardım etti mi, sorguda söyledikleri doğru mu diye merak ettim ve olayın gerçek yüzünü öğrenmek için can attım. 

İlk başlarda biraz kafam karıştı, olayları anlamakta biraz zorlandım çünkü yazar ileri-geri dönüşler yapıyordu ama bir zaman sonra yazarın bu tarzına alıştım, hatta hoşuma bile gitti. Çünkü bu tür film ve kitaplarda bu yöntem okuyucunun kafasını karıştırmak için de yapılıyor, olaylar daha gizemli hale geliyor, seviyorum. Ayrıca yazarın anlatımında hafiften sezilen bir mizah da vardı, çok hoşuma gitti.

Hikayenin bu kurgu arka planında anlattığı aslında gerçekten de Katharina'nın çiğnenen onuru. Bir suçluyla ilişkisi olduğu bir yana, gazeteler hiç alakası olmayan kişilerle konuşup söylenenleri çarpıtarak Katharina hakkında kötü şeyler yazıyorlar ve halkın gözünde onu düşürüp hakarete uğramasına sebep oluyorlar. Bir kadın olduğu için bunlar altında daha fazla eziliyor, gördüğü muamele daha ağır. Yine de ben onun güçlü durmaya çalışmasını ve kendisini ezdirmemeye gayret etmesini okurken takdir ettim. En azından elinden geleni yaptı. 

Yani aslında burada, gazetelerin ya da medyanın demeliyim, gerçek haber verme ilkesinden saptığı ve yalnızca maddiyat için, çok satmak için, çok okunmak, çok izlenmek için gayet normal ve olağan haberleri çarpıtıp sansasyonel hale getirerek hedef kitleye sundukları anlatılıyor. Özel hayat filan da dinlemiyorlar, halk tarafından nefret edilmesine, taşlanmasına neden oldukları insanların hayatlarına her şekilde müdahil olma hakkını kendilerinde görüyorlar.

Adına da basın özgürlüğü deniyor. Basın özgürlüğü, demokratik ve çağdaş ülkelerdeki en önemli kavramlardan biridir. Evet ama, nereye kadar özgürlük ve ne için özgürlük? Kitap bu ayrımı yapmada ve okuyucuya da yaptırmada oldukça başarılıydı bence.

Bir de kitaptaki söz konusu gazetenin adının "Zeitung" yani "Gazete" olması harika bir tercihti. Böylece, yani gazeteye özel isim vermeyerek, kitaptaki gazeteyi imgeleştirmiş ve tüm gazeteleri simgeleyen bir ifade ortaya koyulmuştu. Buradaki "Gazete" aslında bir tipti. Bu motif gerçekten çok ama çok hoşuma gitti.

Kitap 1974'de yayınlanmış ve hemen ardından 1975 yılında da filme uyarlanmış. Böyle eleştirel bir amacı olan kitabın hemen filminin çekilmesi beni nedense çok şaşırttı. Eski bir film olmasına rağmen ben keyifle izledim, çünkü kitaba sadık kalınmıştı büyük oranda. Kitabı okuyup beğenirseniz, filmi de izlemenizi tavsiye ederim. 


Siz Katherina Blum'un Çiğnenen Onuru'nu okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!