21 Şubat 2017 Salı

Almanya İzlenimlerim



Herkese yeniden merhaba!

Bu kadar uzun süredir ortalarda olmamamın sebebi Almanya'ya teyzemi ziyarete gitmiş olmamdı. Bazı arkadaşlarım benden oradan da yazı bekliyordu, biliyorum ama bilgisayar başına oturacak zamanım hiç olmadı. Hasret gidermekle öylesine meşguldüm ki..

Bu benim ilk yurt dışı deneyimimdi ve gerçekten çok heyecanlıydım. Gittiğim yer, daha doğrusu uçtuğum yer ilk olarak Almanya'nın Aşağı Saksonya eyaletinde yer alan Hannover şehriydi. Oradan da arabayla bu şehre 45 dk uzaklıktıkta olan Braunschweig isimli şehre gitmemiz gerekti. Orası teyzem ve ailesinin yaşadığı yerdi. 

Braunschweig topraklarında, Hitler döneminde Alman İmparatorluğuna bağlı Brunswick Devleti varmış ve Hitler'in Alman vatandaşlığı almasını sağlayan da bu devlet olmuş. Kısacası onun için önemi olan bir bölgeymiş burası. 

Şehre "Aslan Şehri" deniliyor. Sebebiyse on ikinci yüzyılda yaşamış, zamanının en güçlülerinden olan Saksonya dükü Aslan Heinrich. Meraklılar için ; Aslan Heinrich. Eyaletin ikinci büyük şehri olan Braunschweig buram buram tarih kokan bir yerdi bence...

Teyzemi altı seneden sonra ilk kez göreceğim için ne kadar heyecanlı ve duygusal olduğumu tahmin edebilirsiniz. Kuzenlerim en son gördüğümden beri felaket büyümüştü. Beni sadece telefondan gördükleri kadar tanıyorlardı haliyle. Bir de geçtiğimiz baharda ailelerine yeni bir bebek katılmıştı. Ben oradayken 11 aylık kadardı ve öyle sevimliydi ki sevmeye, öpmeye, mıncıklamaya hiç doyamadım. Bir de bebek sevmeyeli çook uzun zaman olduğundan acısını çıkarmaya çalıştım tabii..





İlk dikkatimi çeken ve hoşuma giden şey yapılar olmuştu. Hepsini hayranlıkla izleyip ne binası olduğunu soruyordum ve teyzem de bana gülerek "Onlar normal ev Gözde, insanlar yaşıyor içinde." gibi cevaplar veriyordu. Yine de ben hepsinin resmini çektim, çok güzellerdi. İnsan öyle güzel evlerde yaşamalı bence. 

Gerçekten de şehrin tarihi bir havası var, tabii ki yeni yapılar da mevcut fakat bu binalar da şehrin bu nostaljik atmosferini asla bozmuyor. Aksine buna uyacak şekilde bir yapılanma gözlemledim ben. 

Gürültü yok. Sessiz, sakin herkes, her şey. Bir kere dahi araba kornası duymadım. Burada gerekli gereksiz o kadar çok korna sesi duyuyorum ki günün sonunda sırf bu sesler yüzünden baş ağrısı çektiğim oluyor. Bizim insanımız çok tahammülsüz onu fark ettim böylece. 










Almanlar soğuk, mesafeli insanlar olarak anlatılıyor. Ya da ne bileyim, bana hep öyle geliyorlardı. Belki de devamlı soykırım filmleri izlediğimden böyle bir ön yargıya kapıldım. Fakat bence çok düşünceli ve nazik insanlar. Ayrıca çok da yardımseverler. Kötüleri de vardır elbet, neyse ki ben karşılaşmadım. İstisnalar her millette mevcut fakat benim "Almanlar soğuk insanlardır." düşüncem tamamen değişti. 

Bana o bölgede çok Türk olduğu söylenmişti fakat her dışarı çıktığımda bir Türkle karşılaşmayı beklemiyordum. Hatta bir keresinde farklı bir şehre gittim ve gün boyunca tam üç kez bir Türkle karşılaştım. Kendimi garip hissediyordum her Türk gördüğümde, sanırım alışık olmadığımdan. Aslında güzel bir his, taa oralarda dilini bilen, senin topraklarından biriyle karşılaşmak ama bende şaşkınlık ağır basmıştı her seferinde. 

İlk zamanlar alışveriş yapmakta bayağı zorlandım çünkü her fiyatı kafamda hemen dörtle çarpıyor ona göre alıp almamaya karar veriyordum. Sonunda teyzem bunu yapmayı bırakmamı yoksa hiç alışveriş yapamayacağımı söyledi. Aslında bence orada orta halli bir aile buradakinden çok daha iyi şartlarda yaşıyor, bunu gördüm. Yani buranın fakiri oranın orta hallisi sayılabilir. Fiyatları dörtle çarpmayı kestiğimde fark ettim ki, orada para kazanan biri olsaydım fiyatlar gerçekten çok çok uygun gelecekti. Fakat buradan döviz götüren bir insan ister istemez geri götüreceği ya da elindeki dövizler için verdiği parayı düşünüyor. 

Evet, çok alışveriş yaptım ve hala harcadığım miktarı Türk Lirasına çevirmemeye kararlıyım :D Yoksa uyuyamam herhalde :D

Kitapların ucuz, daha doğrusu oraya göre ucuz olmasını bekliyordum. Mesela burada 20 Lira olan bir romanın orada 5 Euro filan olmasını ama ne yazık ki hayal kırıklığına uğradım. Burada 20 Lira olan roman orada da gayet 20 Euro. Sakın dörtle çarpmayın, yoksa bu Almanlar bir kitaba bu kadar para mı veriyor diye şoka girersiniz :D Biz nasıl bir kitaba bu miktarı verirken çok gocunmuyoruz, onlarda da durum böyle demek. Sadece turist olarak ben üzüldüm yani :D

Aslında komik ve bir o kadar ilginç bir şey fark ettim. Buradaki büyük alışveriş merkezlerinde, herhangi bir markette çalışanlar hep gençtir. Bu gerçek benim Almanya'da dikkatimi çekti. Marketlerde, yani bizim Migros, Kipa gibi marketlerde ve normal alışveriş mağazalarında gayet de yetişkin hatta yaşlı denilebilecek insanlar çalışıyordu. Türkiye ile karşılaştırdığımda çok çok garibime giden bu durum aslında oldukça normal. Ben Türkiye'de yaşlı insanların böyle yerlerde çalışabildiğini hiç görmedim. Ama neden olmasın, niye çalışmasınlar ki yani :D Sanırım işsizlik sorununun olmamasından dolayı bu böyle. Genç kesim zaten işinde gücünde, bu şekilde eğitim gerektirmeyen işleri de yaşlılar yapabiliyor. Bizde üniversite mezunu işsizler mecburen bu işleri yapmak zorunda kalıyor. Galiba nedeni bu, siz ne düşünüyorsunuz?

Almanya'da bir ay kaldım fakat zaman çok hızlı geçti. Güzel olan her şey çabuk bitiyor. 

Bu gidişimde sadece Hannover, Braunschweig ve Wolfsburg'u gezebildim. Benimki daha çok akraba ziyareti gibiydi. Bir dahaki gidişimde teyzemle birlikte diğer büyük şehirleri de gezmeye sözleştik. 

Başka bir yazımda da Almanya'da okuduklarımı, izlediklerimi filan derlemeyi düşünüyorum. Orada da boş durmadım tabii okuma/izleme konusunda - çok verimli de değildim ama :D

Sağlıcakla kalın! :')

19 Şubat 2017 Pazar

Aylık Rapor | Ocak 2017



Okunanlar

- Oz : Kansaslı Dorothy / Adam Fawer 2/5

- Harry Potter ve Ölüm Yadigarları / J.K Rowling 5/5

-Adulthood is a Myth / Sarah Andersen 5/5 

_ Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları / Ransom Riggs 4/5

- Attack on Titan Volume 11 / Hajime Isayama 5/5

- Beyaz Geceler / Dostoyevski 5/5

İzlenenler

Filmler

- The Great Dictator (1940) 4/5

- The Kid (1921) 5/5

- The Police (1916) 4/5

- City Lights (1931) 5/5

- Big Driver (2014) 3/5

- The Circus (1928) 5/5

- The Adventurer (1917) 4/5

- The Magnificent Seven (2016) 4/5

- The Pilgrim (1923) 3/5

- A Dog's Life (1918) 3/5

- The İmmigrant (1916) 3/5

- The Floorwalker (1916) 2/5

- Leylekler (2016) 5/5

- The Idle Class (1921) 5/5


Diziler

- Sherlock | 4. Sezon 5/555555555555+

- Seinfeld | 1. Sezon 4/5

- Tokyo Ghoul| 1. Sezon 4/5





16 Ocak 2017 Pazartesi

2017 Popsugar Reading Challenge


Herkese merhabaaa!
En son böyle bir şeye heves ettiğimde geçen yıl Pınar ablanın yaptığı Bahar Okuma Şenliği'ne katılmıştım. Her ne kadar benim için stresli ve bunalımlı geçse de bu etkinliklerin en güzel yanı olan liste hazırlama kısmında acccayip eğlenmiştim. Fakat sonra okuma şenliklerine karşı hevesim nedense sönüp gitti. Belki de o tempoya dayanamadım, çünkü itiraf etmek gerekirse ben biraz hırslıyımdır ve söz konusu puan toplamak olunca işi gerçek anlamda işe dönüştürdüm. Oysa kitap okumak keyifli olmalı, stresli değil.

Neyse işte, su sıralar, sınavların ağırlığını üstümden atmışken ve tam bir tatil havasına bürünmüşken içimden böyle bir maratona katılmak geldi. Kendim hoşuma giden bir şey bulamamıştım fakat Eslem blogunda çok ilgimi çeken bir maraton paylaştı. 

Unutmadan, bu okuma maratonunu bizim için Türkçeleştirdiği için ona ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum. Onun ilham veren listesini görmek için şuraya alalım sizleri.

Belki de işin içinde puanlama olmadığı için ve tüm yılı kapsadığı için katılmaya karar verdim. Belki de değil hatta sırf bu yüzden. Ayrıca kategoriler bana çok orijinal ve ilginç geldi. Bakalım neymiş bu kategoriler..



Listelere bağlı kalmak pek benim harcım değil ama Şule ablanın yaptığı ve yapmamı önerdiği gibi ben de okuduğum kitapları sonradan kategorilere yerleştireceğim. Tabii kitapları seçerken de aklımdan kategori geçirebilirim ama bunu kesinlikle kendime dikte etmeyeceğim. En azından umarım. :D

Bazı kategoriler düşündürücü hatta uğraştırıcı evet ama ne kadar çok kişi katılırsa o kadar birbirimize fikir verebiliriz. - Reklamımı da yaptığıma göre şimdiden aklımda olan kitaplardan oluşan kısacık listeme bir göz atabiliriz.

| Alt başlığı olan bir kitap. |

- Oz : Kansaslı Dorothy / Adam Fawer 

***

| Mektuplardan oluşan bir kitap. |

- Das Tagebuch der Anne Frank / Anne Frank

***

| Hikaye içinde hikaye içeren bir kitap. |

- Harry Potter ve Ölüm Yadigarları / J.K Rowling

***

| Engelli birinin yazdığı ya da engelli biri hakkında bir kitap. |

- Zamanın Kısa Tarihi / Stephen Hawking

***

| Savaş zamanında geçen bir kitap. |

- Küçük Ağa / Tarık Buğra

***

| Adında karakterin adını içeren bir kitap. |

- Love, Rosie / Cecelia Ahern

***

| 2017'de filmi çıkacak bir kitap. |

- Mucize / R.J Palacio

***

| Bir serinin ilk kitabı. |

- Duman ve Kemiğin Kızı / Laini Taylor

***

| Resimli bir kitap. |

- Adulthood is a Myth / Sarah Andersen 

***

| İki farklı zaman diliminde geçen bir kitap. | 

- Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları / Ransom Riggs


Şimdilik böyle aklımdakiler fakat yıl içinde mutlaka güncelleme yaparım bu yazıda. Bu arada kategorilere göz gezdirirken aklınıza hemen gelen bir kitap olursa benimle paylaşın lütfen :')


14 Ocak 2017 Cumartesi

Oz : Kansaslı Dorothy / Adam Fawer | Kitap Yorumu

OZ

Yazarı : Adam Fawer

Çevirmeni : Algan Sezgintüredi

Yayım Yılı : 2016

Puanım : 2/5

Çoğu kimse gözleri kapalıyken göremeyeceğini zannederdi ama aslında bakılabilirdi gözler kapalıyken. Gözler açıkken sahibini kandırır, önemsiz şeyleri de gösterirlerdi. Ama gözünü kapayan sadece önemli şeyleri görürdü. 

Bu yılın ilk kitabının yorumuyla herkese yeniden merhaba!

Gönül isterdi ki bu yıla şöyle övgüler yağdıracağım, herkese şiddetle tavsiye edebileceğim ve okumaktan her saniye keyif aldığım bir kitapla girseydim. Ama olmadı. Olamadı. Bunu söyleyerek başlamak kitap hakkında neler düşündüğümü aşağı yukarı belli ediyor zaten sanırım.

Adam Fawer'ın diğer iki kitabını yani Olasılıksız ve Empati'yi lise yıllarımda okuyup fazlasıyla beğenmiştim. İkisini de aile bireylerime zorla okutacak kadar sevmiştim. Olasılıksız'ı tekrar okuma planları yaparken yazarın yeni bir kitap çıkaracağı haberiyle fena halde heyecanlanıp sevinmiştim. Kitabı dört gözle bekliyordum.

Üstüne bir de yazar yazdığı ön sözüyle bizi bir kez daha şaşırtıp heveslendirdi. Bu kitabı yazmasının sebebinin, kitaplarını çok seven Türk okuyucular olduğunu söylüyordu. Bu beni oldukça şaşırtmıştı açıkçası. 

Kitap hakkında asıl söylemek istediklerime geçmeden önce konusundan bahsetmek gerekiyor önce.

Bilenler bilir Oz Büyücüsü ve Dorothy'nin öyküsünü. Ben hikayenin orijinalini ne yazık ki bilmiyorum fakat okuduğum yorumlar doğrultusunda anladım ki yazarımız hikayeyi değiştirmeden kendi üslubuyla farklı birkaç şey ekleyip değişik bir versiyonunu bizlere sunmuş. Ben gibi özgün öyküyü de bilmeyenler için konu şundan ibaret;


Anne-babasını kaybetmiş olan Dorothy adında, teyzesiyle birlikte Kansas'ta yaşayan Dorothy bir fırtına sonucunda sığındığı kulübeyle başka bir dünyaya adım atar. Burası Oz'dur ve burada dünyada geçerli olan tüm düzen ve kurallar tepetaklaktır. Dorothy'nin ise bu dünyada oldukça özel bir görevi vardır ve bunu başarmak için uzun bir maceraya atılmak zorundadır.

Orijinal hikayeyi okumadığım için üzgün olduğumu belirttim aslında ama düşününce iyi ki olay örgüsünü bilmiyordum. Çünkü öyle olsaydı kitabı okumanın benim için hiçbir anlamı olmazdı ve büyük ihtimalle de bu durumda kitabı okumazdım. Hikayenin kendisini bilmediğimden kitapta en azından merak unsuru canlıydı benim için.

Kitaba iki yıldız verdim- hem de hiç vicdan azabı duymadan. Önce bu iki yıldızın sebebini vereyim. 

Birincisi, kitabın akıcılığı. Kitabı final haftamda ders çalışmalarımın aralarında, toplu taşımada, durakta beklerken dahi okudum. Kitapta devamlı bir hareketlilik olması kendisini okutan en büyük etkendi benim için. Bir de yazar aksiyon sahnelerini iyi yazıyor gerçekten. Bir sahneyi film izliyormuş gibi değişik açılardan yazması hoşuma gidiyor; bunu diğer kitaplarında da sevmiştim.

İkincisi ise en en en sevdiğim karakter olan Seemore oldu. O olmasaydı kitap cidden çekilmez olurdu bence. 

Kitaba hiçbir beklentim olmadan başlasaydım ya da bu kitap "Adam Fawer" tarafından yazılmasaydı da çok şey değişmezdi benim için. Kitabı kesinlikle yazarın diğer eserleriyle karşılaştıramam, okumadan önce de o kitaplar gibi bir şey okuma beklentisi içinde değildim. Yine de ben özgün ve farklı bir öykü okuyacağımı sanıyordum. Dorothy'nin hikayesini bilmememe rağmen olaylar bence fazlasıyla tahmin edilebilirdi. Şaşırdığım birkaç yer olsa da kitabın tümünü kurtaracak ve kitabı, gönül rahatlığıyla beğendim diyebileceğim bir noktaya eriştiremedi bu ters köşeler beni. Yeterli değildi açıkçası.

Ana karakteri sevmeyince olmuyor arkadaş, ben bunu çok iyi anladım bu kitapla. Dorothy 13 yaşlarında bir kız çocuğu, yanlış hatırlamıyorsam ve söyledikleri, yaptıkları, düşündükleri öyle abartılı, öyle saçma ki. Hele ergenlikle ilgili argümanları sinirlerimi bozup gülmeme sebep oldu. Özellikle iç sesini çoğu yerde boğazlayasım geldi. 

Diyaloglar, espriler öylesine zorlamaydı ki cidden göz devirmekten yoruldum okurken. Bir noktadan sonra bitsin diye okuduğumu fark ettim hatta. Hep Seemore hatırına çevirdim sayfaları. 

Sanki yazar hatır kırmamak için aceleyle kurgulamış ve birden yazıvermiş gibiydi kitabı, bilemedim çok şey eksikti. Aslında kitabın yorumunu orijinal hikayeyi de okuyup öyle yazmayı düşünüyordum ama henüz düşüncelerim tazeyken yazıya dökmek istedim. 

Hikayenin kendisini de okuduğumda karşılaştırmayı daha sağlıklı yapabilirim diye düşünüyorum. Buraya bir güncelleme ekleyebilirim umarım. 



Kitabın kapağına neden kocaman Olasılıksız ve Empati'nin Yazarından ibaresinin eklendiğini anlamak pek de zor değil. Zaten bence alıp okuyan herkes - beğensin ya da beğenmesin - bu iki kitap ya da yazarın hatırına alıp okudu. 

İkincisi de gelecekmiş diye duydum fakat okur muyum hiç bilmiyorum. 

En azından gerçek hikayeyi okuma hevesi kazandırdı kitap bana. Yine de kesinlikle birine tavsiye edebileceğim bir kitap olmadı ne yazık ki Oz.


Siz Oz'u okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

11 Ocak 2017 Çarşamba

Muggle Postası #3 // Severus Snape'in Gözünden Harry Potter Kitapları



Biliyorum, biliyorum.

Başlığı görünce, haberi henüz okuyacaklar için, çok başka bir umuda yol açtığımı biliyorum ki bende de bu duygu oluşmuştu ilk okuduğumda. 

Ne yani? KİTAPLAR YENİDEN SNAPE'İN BAKIŞ AÇISIYLA MI YAZILACAK??!

Ahh, keşke. Fakat çok sevgili Jo'yu Hogwarts Tarihi'ni ya da Çapulcular dönemini yazmaya ikna edememişken böyle bir şeye kalkıştığını düşünmek bizim ahmaklığımız. Ama bir saniyecik bile hayal etmesi ne güzel değil mi? 

9 Ocak Melez Prens'imiz Snape'in doğum günüydü ve bu günün onuruna Pottermore'da Severus Snape'in Gözünden Harry Potter Kitapları başlığı altında kitapların onun bakış açısından özetleri yayınlandı. 

Hepimizin bildiği üzere Snape'in çelişkili bir karakteri vardı. Kimi zaman tam bir pisliğin teki gibi görünüp içten içe bir romantikti. Bir katil, aynı zamanda hassas bir ruhtu. Fakat her şeyden öte, o bir kahramandı. 

Pottermore'dan yayınlanan yazının alt başlığı şöyle : Ya başından beri asıl kahraman Snape olduysa?

Eee, yani. Kamon.

Neyse, görmemiş olanlar varsa haber vermek istedim. Dikkat edin okurken gözleriniz dolabilir. Fakat bence o, böyle hatırlanmayı hak edecek biriydi. 



Bu arada, Fantastik Canavarlar yazının çevirisini de paylaşmış. Oradan da yazıyı Türkçe olarak okuyabilirsiniz. 



10 Ocak 2017 Salı

Ne Var Ne Yok? | Ocak 2017

Finallerim bitti. 

Yani artık nefes alabiliyorum rahatça.

Yani gönlümce bloglayabilirim. 

- Bunu her gün bir yazı paylaşmamdan çoktan anlamış olmanız gerekiyordu.-

...



- Bu şarkı benden Nana'ya gelsin. Sevgilerr Nanacaaan ^.^ -


Herkese merhabaaa!

Bugün dışarıdan gelen neşeli çocuk sesleriyle uyandım ki bu başımıza son zamanlarda milletçe gelen şeylerden sonra hala rüyada olduğum hissini uyandırmadı değil açıkçası.

Neyse, dedim ki kendi kendime bayram değil seyran değil bu çocuklar neden bu kadar mutlu?

Kalkıp penceremden dışarı bakınca ne göreyim; her yer bembeyaz! İzmir'e kar yağmış ve ben bu yazıyı yazarken de hala yağıyor. Hem de hiç olmadığı kadar lapa lapa. Babamı aradım hemen sevincimi paylaşmak için - oysa düşününce insan kar yağıyor diye niye bu kadar sevinir ki? - ve onun söylediğine göre 20 yıl sonra ilk kez İzmir'e böyle kar yağıyormuş.

Tarihi hatırlamak gerek, 10 Ocak 2017.

İşte bugün böyle tuhaf, saçma bir mutlulukla uyandım ama bence mutlulukların en güzeli de böyle olanlar ve daha çok böylesi mutluluklara ihtiyacımız var. 



Her neyse...

Artık kendime vakit ayırabildiğime göre bende ne var ne yok bir yazayım dedim.  Finallerimi bir haftaya sıkıştıran her kimse - ya da kimlerse - buradan onlara sonsuz sevgilerimi gönderiyorum bu arada(!). 

Vizelerimden sonra, yani kasım ayının sonunda ve aralıkta üzerime bir rahavet çökmüştü. Sanki bir daha o sınav stresini yaşamayacakmış gibi davranmıştım. Fakat özellikle vizelerden sonra zaman çabuk geçiyor ve göz açıp kapayana kadar kendinizi finallerin pençesinde buluyorsunuz. 

Aman, yazının devamında bir daha sınav, final ya da vize lafı geçmeyecek. Geçiren ölüm yiyen olsun -_-

Geçtiğimiz haftalardan birinde, bir arkadaşımın daveti ve daha çok ısrarıyla, ilk kez FRP oynadım. Yani Fantasy Role Playing. Yani Fantastik Rol Yapma Oyunu - gibi bir şey. Hayal gücü ve doğaçlamaya dayalı bir masa oyunu. Fazlasıyla acemi ve bu konuda cahil olmama rağmen çokça eğlendim. Oyun farklı evrenlerde oynanabiliyor, her şey oyunu yazanın hayal gücüne bağlı fakat ben özellikle HP evreninde geçen bir oyuna katılmayı çok istiyorum şu anda. Umarım fırsatım olur çünkü müthiş bir şey :D - Buradan Mesut'a teşekkürlerimi gönderiyorum bir kez daha.. ^.^ 

Bu güzel etkinliğin dışında Aralık ve Ocak'ın ilk haftası benim için hep bir koşuşturmaca ve stresle geçti. Nedenini anlatayım hemen.

Blogumu takip edenlerin bildiği üzere ben geçen yıl Erasmus sınavına girmiş ve Almanya/Münih'e gitmeye hak hazanmıştım. Fakat yoğun bir sürecin sonunda yurt bulamamış ve hakkımdan feragat etmek zorunda kalmıştım. Evet, ne şanslıyım... -_-

Durum böyle olunca Almanya'da yaşayan teyzem beni bu yarıyıl tatilde oraya çağırdı. Aslında bu bir plandan ibaretti fakat Aralık ayının başında kesin olarak karar verdim gitmeye ve teyzemden resmi bir davetiye istedim. Teyzem oradan -sanırım Yabancılar Dairesi gibi bir kurum- bir belge hazırlattı ve gönderdi. Fakat posta bir türlü bana ulaşamadı. Onlara, yani teyzemlere postanın İzmir'e ulaştığını söyleyen bir mail gitmişken ben Ptt'den "Henüz Türkiye'ye ulaşmamış." cevabı alıp küplere bindim. - Yani şu Ptt'den bir kez de mutlu, memnun çıkayım, ne olur sanki. -

İşte bu davetiyeyi beklerken zaten kafamı başka bir şeye de veremiyordum. Geldi, gelecek diye bir türlü huzur bulamıyordum resmen. O gelmeden diğer belgelerimi de alamadım çünkü tarihlerin yakın olmasını istiyordum ne olur ne olmaz diye. 

Nihayet yeni yılda - yok o espriyi yapmayacağım ama siz anladınız :D - 2 Ocak'ta geldi davetiyem. Hemen o gün vakit kaybetmeden Nüfus Müdürlüğü'ne gittim, sadece bir tanecik kayıt örneği alabilmek için. Fakat şanssızlığım bir kez olsun peşimi bırakmıyor, bırakmıyordu.

Yeni kimlik olayından dolayı müdürlük tıklım tıkış insan doluydu. Sıra alınan makineleri kapatmışlardı, çok insan var diye. Numara yanan tabelaları bile kapatmışlar ki numara almak da bu durumda bir işe yaramıyordu. Evet, çok saçma. Ve insanlar, numara alabilenler bile numara kağıtlarını bırakmışlar, resmen bölmelerin önünde sıraya girmişlerdi. Kendimi bir devlet dairesinde değil de ilkokul kantininde gibi hissettim, fenaydı. Kalabalıktan hiç hoşlanmam hatta çok rahatsız olurum, korkarım. 



Ben de bu sırada, yani ortalık biraz boşalsın diye Emniyet Müdürlüğü'ne, pasaport protokol belgesi almak için indim. Neyse ki iki müdürlükte Buca'da Kaymakamlık binasının içinde. Şükür ki.

Pasaportla ilgili belgeyi de birkaç saate alacağımı söylediler. Yani orada umduğumdan uzun beklemek kaçınılmaz olmuştu. 

Neyse, sonunda birkaç saatlik beklemenin ardından o bir tanecik kayıt örneğimi alıp oradan arkama bile bakmadan uzaklaştım. Emniyette beklemem gerekmedi, yine şükürler olsun ki belgem hazırdı. 

Diğer tüm belgelerimi de derleyip vize hizmeti veren iData'nın İzmir şubesine, önceden randevu alıp gittim. Her şey tam tıkırında gidiyordu ki hiç ama hiç tahmin etmeyeceğim bir sorun çıktı. Uçak rezervasyonumda ön ismim olmadığı için yetkili belgemi kabul etmedi. Tek bir isim eksik olduğu için pılımı pırtımı topladım ve o gün başvuru yapamadım. 

Yeniden rezervasyon yaptırıp ertesi güne yeniden randevu almak zorunda kaldım. 

Neyse ki sonraki gün hiçbir sorun çıkmadan belgelerimi teslim ettim ve başvurumu yapmış oldum. Ayrıca iData'nın hizmetinden de gayet memnun kaldım. 

Aslında ben doğrudan konsolosluktan başvuru yapabilirmişim, bunu sonradan öğrendim. Böylece sadece vize harcını ödeyip, kurumun hizmet bedelini ödemek zorunda kalmayacaktım fakat ben Erasmus için başvuruya gittiğimde İzmir'deki Alman Konsolosluğu beni direkt iData'ya yönlendirmişti. Ben de bir daha taaaaa Balçova'ya gitmeye üşendim ve yine aynı prosedür işliyordur diye doğrudan iData'dan yaptım başvurumu. 30 Euro gibi bir hizmet bedeli var kurumun fakat başvuru yaparken belgelerinizi kontrol ediyor ve eksiklerinizi söylüyorlar. Bu da büyük bir yardım aslına bakarsanız. Yoksa eksik belge yüzünden konsolosluklar red cevabı verebiliyor ve yatırdığınız vize harcınız da yanıyor böylelikle. 

Kısacası sağlık olsun, şu an vizemin çıkmasını bekliyorum. Eğer merak edenler ya da ihtiyacı olanlar varsa pasaport ve vize alma sürecini daha ayrıntılı olarak, başka bir yazıda anlatabilirim. Zira ben bu süreçte çok araştırma yaptım fakat doğru düzgün bilgiler bulamadım bloglarda, belge listeleri de pek bir açık uçlu oluyor, fazlasıyla uğraştırdılar beni anlamak için. Her şeyi yaşayarak öğrendim kısacası. 



Kar da hala çok daha lapa ve çok daha hızlı yağıyor. Gerçekten bu İzmir'in uzun yıllardan sonra gördüğü en güzel kar yağışı bence. 

Şimdi gidip penceremin önüne oturacağım ve battaniyemin altında, sıcak bir sütlü&köpüklü kahve eşliğinde Sherlock'un yeni bölümünü izleyeceğim. 



Siz de bu aralar ne var ne yok?

Benimle paylaşın!

9 Ocak 2017 Pazartesi

2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu


Beni tanıyanlar kitap okuma listesi yaptığımda ne kadar strese girdiğimi, kendimi ne denli zorladığımı ve bu durumun beni ne kadar telaşlandırdığını bilir. Ama bu klasik maratonunda hiç öyle olmadı. Liste konusunda çok esnek davrandım, doğru. Fakat yine de çoğunlukla yılın başında hazırladığım listeye sadık kaldım ve aldığım sonuçtan da -genel olarak- memnunum açıkçası.

Aslında her iki türden de, yani hem yerli hem yabancı klasiklerden de, ayda birer tane olmak üzere on iki tane okumam gerekiyordu. Fakat on dört yabancı klasik okuyabilsem de sadece yedi tane yerli klasik okuyabilmişim. 

Bunun nedeni de sanırım genellikle çeviri edebiyat eserlerini yoğunlukta okumam. Çağdaş Türk romanlarını pek okumamakla birlikte bir de klasikleri okumak normal bir okumadan daha zor geliyordu belki de. Genel olarak, şöyle kısaca yorumlamam gerekirse, Yakup Kadri'nin kitapları haricindeki okuduğum diğer yerli klasikleri okuması çok da kolay olmamıştı. 

Yine de yedi rakamı şimdi o kadar da az gelmiyor. Özellikle çok merak ettiğim klasikleri okumuş olduğum için bu yılki maratonumun sonucundan oldukça memnunum. 

İşte bu sene okuduğum klasikler;


YERLİ

1- Kiralık Konak / Yakup Kadri Karaosmanoğlu (yorumu için tıklayın)


2- Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu (yorumu için tıklayın)


3-  Sinekli Bakkal / Halide Edip Adıvar (yorumu için tıklayın)


4-  Osmancık / Tarık Buğra (yorumu için tıklayın)


5-  Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar (yorumu için tıklayın)


6-  Bir Tereddüdün Romanı / Peyami Safa


7-  Selma ve Gölgesi / Peyami Safa (yorumu için tıklayın)


YABANCI 

1- Martin Eden / Jack London (yorumu için tıklayın)


2- Beyaz Diş / Jack London (yorumu için tıklayın)


3- Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig (yorumu için tıklayın)


4- Venedik Taciri / Shakespeare 


5- Bir Yaz Gecesi Rüyası / Shakespeare


6- Jane Eyre / Charlotte Bronte (yorumu için tıklayın)


7- Villette / Charlotte Bronte (yorumu için tıklayın)


8- Profesör / Charlotte Bronte (yorumu için tıklayın)


9- Gurur ve Önyargı / Jane Austen (yorumu için tıklayın)


10- Emma / Jane Austen (okumak için tıklayın)


11- İnci / John Steinbeck


12- Dr. Jekyll ve Mr. Hyde / Robert Louis Stevenson 


13- Vahşetin Çağrısı / Jack London (yorumu için tıklayın)

14- Venedik'te Ölüm / Thomas Mann (yorumu için tıklayın)


Doğrusunu söylemek gerekirse bu yıl biraz hafif eserlerle başladım. Daha okuyacağım koskoca Rus klasikleri var. Bu yüzden bu yılki listeme korkarak da olsa birkaç Rus klasiği de eklemek istiyorum. Buna rağmen yine listemi olabildiğince esnek tutacağım. 

Bu yıl her iki kategoriden de en az yedi kitap okumak istiyorum. Hedefimi küçülttüm anlayacağınız...

İşte bunlar da 2017 yılında - mutlaka - okumak istediğim klasikler...


YERLİ

* Nutuk / Mustafa Kemal Atatürk

* Kurt Kanunu / Kemal Tahir

* Küçük Ağa / Tarık Buğra

* Sodom ve Gomore / Yakup Kadri

* Ankara / Yakup Kadri

***

YABANCI

* Devlet / Platon

* Demir Ökçe / Jack London

* Moby Dick / Herman Melville

* Ütopya / Thomas More

* Beyaz Geceler / Dostoyevski 



KATILIMCILAR
(Listeler için isimlerin üzerine tıklayabilirsiniz.)

İlkay Özgür 

Şule Uzundere


Yorum Atölyesi

Kitap Tadında

Tawannanna


...

Siz de bu maratona katılmak ister misiniz?

Klasik okumak istiyor ama bir türlü gerekli teşviği bulamıyorsanız, alın size teşvik!

Maratonun tek bir kuralı var; o da ayda bir tane yerli ya da yabancı klasik okuyup bunu blogunuzda yorumlamak.

Beni yalnız bırakmazsanız birbirimize klasik okuma konusunda gaz verebiliriz hem, daha verimli olur maraton. :D

Liste hazırlamaya karar verirseniz bana da haber verin lütfen. 

Sağlıcakla kalın!