17 Kasım 2017 Cuma

Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru / Heinrich Böll | Kitap Yorumu


Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru

Heinrich Böll

Özgün Adı : Die Verlorene Ehre der Katharina Blum

Çeviren : Ahmet Cemal

Yayım Yılı : 1974


Ekim ayında okuduğum son kitap olan, adından kısaca Katharina Blum olarak söz ettiğim novellanın yorumuyla herkese merhaba! Yorum yazısını ancak yazabiliyorum çünkü sınavlarım yeni bitti, ben de yeniden nefes alabildim.

Üzerinden biraz zaman geçmiş olsa da buna memnunum, çünkü böylece Katharina Blum'un hikayesinin aslında ne kadar etkileyici ve etkisinin de kalıcı olduğunu, mesajının yazıldığı döneme değil aynı zamanda, hatta daha çok bu içinde yaşadığımız zamana yönelik olduğunu fark etmiş oldum. Evet, Katharina Blum kolay kolay unutamayacağımız, en azından ana temasını, anlatmak istediğini hep hatırlayacağımız o kitaplardan.

Konusu kısaca şöyle; polisler uzun süredir takip ettikleri bir suçluyu bir akşam Katharina Blum'un evine girerken görürler. Evin etrafında pusu kurup onun çıkmasını beklerler ama sabah olur, adam ortada yoktur. Eve baskın yaparlar; kadın adamın sabah uyandığında gitmiş olduğunu söyler. Polisler Katharina'ya inanmaz, adamla iş birliği yapmış olduğundan şüphelenerek onu sorguya götürürler.

Kitap polisiye gizem türüne çok yakındı. Okurken hep acaba gerçekten de Katharina adama yardım etti mi, sorguda söyledikleri doğru mu diye merak ettim ve olayın gerçek yüzünü öğrenmek için can attım. 

İlk başlarda biraz kafam karıştı, olayları anlamakta biraz zorlandım çünkü yazar ileri-geri dönüşler yapıyordu ama bir zaman sonra yazarın bu tarzına alıştım, hatta hoşuma bile gitti. Çünkü bu tür film ve kitaplarda bu yöntem okuyucunun kafasını karıştırmak için de yapılıyor, olaylar daha gizemli hale geliyor, seviyorum. Ayrıca yazarın anlatımında hafiften sezilen bir mizah da vardı, çok hoşuma gitti.

Hikayenin bu kurgu arka planında anlattığı aslında gerçekten de Katharina'nın çiğnenen onuru. Bir suçluyla ilişkisi olduğu bir yana, gazeteler hiç alakası olmayan kişilerle konuşup söylenenleri çarpıtarak Katharina hakkında kötü şeyler yazıyorlar ve halkın gözünde onu düşürüp hakarete uğramasına sebep oluyorlar. Bir kadın olduğu için bunlar altında daha fazla eziliyor, gördüğü muamele daha ağır. Yine de ben onun güçlü durmaya çalışmasını ve kendisini ezdirmemeye gayret etmesini okurken takdir ettim. En azından elinden geleni yaptı. 

Yani aslında burada, gazetelerin ya da medyanın demeliyim, gerçek haber verme ilkesinden saptığı ve yalnızca maddiyat için, çok satmak için, çok okunmak, çok izlenmek için gayet normal ve olağan haberleri çarpıtıp sansasyonel hale getirerek hedef kitleye sundukları anlatılıyor. Özel hayat filan da dinlemiyorlar, halk tarafından nefret edilmesine, taşlanmasına neden oldukları insanların hayatlarına her şekilde müdahil olma hakkını kendilerinde görüyorlar.

Adına da basın özgürlüğü deniyor. Basın özgürlüğü, demokratik ve çağdaş ülkelerdeki en önemli kavramlardan biridir. Evet ama, nereye kadar özgürlük ve ne için özgürlük? Kitap bu ayrımı yapmada ve okuyucuya da yaptırmada oldukça başarılıydı bence.

Bir de kitaptaki söz konusu gazetenin adının "Zeitung" yani "Gazete" olması harika bir tercihti. Böylece, yani gazeteye özel isim vermeyerek, kitaptaki gazeteyi imgeleştirmiş ve tüm gazeteleri simgeleyen bir ifade ortaya koyulmuştu. Buradaki "Gazete" aslında bir tipti. Bu motif gerçekten çok ama çok hoşuma gitti.

Kitap 1974'de yayınlanmış ve hemen ardından 1975 yılında da filme uyarlanmış. Böyle eleştirel bir amacı olan kitabın hemen filminin çekilmesi beni nedense çok şaşırttı. Eski bir film olmasına rağmen ben keyifle izledim, çünkü kitaba sadık kalınmıştı büyük oranda. Kitabı okuyup beğenirseniz, filmi de izlemenizi tavsiye ederim. 


Siz Katherina Blum'un Çiğnenen Onuru'nu okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


2 Kasım 2017 Perşembe

Muggle'dan Öneriler #2 | İngilizcenizi Geliştirmek İçin...


Herkese merhaba!

Bu yazı dizisine çok büyük bir hevesle başlamıştım ama öyle kalmıştı, devamını uzun süre getiremedim - durumları biliyorsunuz. Neyse, bugün güzel, benim zamanında faydasını çok gördüğüm bir yöntemi önereceğim size.

Lisedeyken alanım yabancı dildi ve o zamandan beri kendimi bu alanda geliştirmek istiyordum - hala da devam ediyor bu süreç aslında. 

Biliyorsunuz ki dil öğrenmek yalnızca söz konusu dilin dil bilgisi kurallarını öğrenmek, kelimeler ezberlemek demek değil. Bu yüzden ki ilkokuldan beri Ingilizce eğitimi alan insanların yüzde doksanı mezun olduktan sonra İngilizce'yi aktif bir şekilde kullanamıyor, hatta derdini anlatacak kadar bile dili bilmiyor.

Bu da eğitim sistemimizin bozukluklarından yalnızca biri, bir girersem bu konuya çıkamam, o yüzden neyse deyip geçiyorum.


Bir dil öğrenirken, o dili konuşan insanların düşünce yapısını ve kültürünü de öğreniyorsunuz, daha doğrusu öğrenmeniz gerekiyor. Aksi takdirde belirli kalıpların ezberine dayalı bir öğrenmenin ilerisine geçemezsiniz. Bir dili bilmek demek bana göre, o dili anlamaktan ziyade, o dilde düşünüp o dilde konuşabilmektir. Dünyayı o dili konuşan insanların gözünden görebilmektir. Bu yüzden aslında yapılmaya çalışılması gereken şey kendimizi o dilde düşünmeye hazırlamak, alıştırmaktır.

Bunu yapmak için yabancı dizi/filmler izlemek de yetmiyor bana göre. İnsanı düşünmeye iten en etkili şey nedir peki? Evet, kitap okumak.

Herhangi bir dilde düşünebilmeye, dolayısıyla konuşabilmeye, o dili daha sağlıklı bir şekilde anlamaya başlamak için o dilde bir şeyler okumamız gerekir. Eğer söz konusu dil İngilizce ise şanslıyız, çünkü inanılmaz derecede çok kaynak var. Okuyacak bir şeyler bulmak İngilizce için hiç de zor değil. 

Burada mesele, İngilizcemizin yeterli olduğuna kanaat getirip bir şeyler okumaya karar vermekte. Sonra düşünmemiz gereken şey nereden, nasıl kitaplardan başlamamız gerektiği. 

Lisedeyken benim yöntemim çok basit ama bir o kadar da etkili bir yöntemdi. Önceleri zaten izlemiş olduğum dizi ve filmleri altyazısız izlemeye başladım. Bu dinleme-anlama becerimi geliştirdi fakat hala yeterli gelmiyordu bana çünkü dizi ve filmlerde gördüklerimiz buz dağının üstünde kalan kısım ve bence oldukça sığ. Ben o dilin derinliklerine inmek ve kelimelerle nasıl oynandığını görmek, kısacası o dilin estetik algısını da kavrayabilmek istiyordum. 

Bu düşünceyle İngilizce kitap okumaya karar verdim ama bir türlü cesaret edemiyordum tabii. Filme ya da diziye uyarlanmış romanları araştırdım ve önce ters bir yol izleyerek, kitabı okudum, sonrasında filmini izledim. 

Bu yol da güzel fakat eksik kaldığı nokta, kitabı okumayı değil, filmi izlemeyi daha kolay ve keyifli hale getirmesi. Yani kısacası siz önce kitabı okuyarak filmi orijinal dilde izlemenizi kolaylaştırıyorsunuz. Fakat dediğim gibi ben film ya da dizileri izlerken anlama güçlüğü çekmiyordum zaten. Benim istediğim tam tersi bir sonuç almaktı.

Bu yüzden yöntemi biraz değiştirdim ve izlemiş olduğum film veya dizilerim kitaplarını okumaya yöneldim. Böyle olunca konuyu ve olayları zaten biliyorsunuz ve yapmaya çalıştığınız tek şey bunları o dilde nasıl ifade etmiş yazar, onu çözümlemek oluyor. Kısacası kendinizi o dilde yazılmış ve önceden hiçbir fikriniz olmayan kitapları okumaya alıştırıyorsunuz. 

Biraz zaman geçince, okuduğum kitapların orijinal dilde olanlarına yöneldim ki bu daha keyifli ve daha verimli bir deneyim olmaya başladı benim için. Çünkü tam anlamıyla karşılaştırabiliyorsunuz cümleleri, üstü kapalı ifadelerin nasıl verildiğini ve en önemlisi, bir kitabın, bir eserin çeviride - en iyi çeviride dahi - bir şeyler kaybettiğine, kendisinden bir şeyler eksilttiğine şahit oluyorsunuz. Çünkü doğal olarak, bir dilde anlatılan herhangi bir ifadenin diğer dilde anlatılış şekli birçok dış etkene - en önemlisi bir çevirmene - maruz kalıyor. Tabii burada bahsettiğim durum edebi metinler için geçerli.


Ben yabancı dile yöneldiğimden beri çeviri alanında kendimi geliştirmek istediğimden bu kadar teferruatlı bir yöntem izledim. Siz yalnızca yabancı dilinizi geliştirmek ya da canlı tutmak istiyorsanız ve okumak için çekinceleriniz varsa, hangi kitaptan başlayacağınızı bilmiyorsanız dediğim gibi önceden bildiğiniz bir konuyu, olayı anlatan, arka planını bildiğiniz bir hikayeyi ele alan kitaplardan başlayabilirsiniz.

Ayrıca, benim de denediğim bir şeydi, izlediğiniz animelerin mangalarını okuyabilirsiniz. İngilizcelerine ulaşmak gerçekten kolay. Ayrıca çok eğlenceli oluyor çünkü biliyorsunuz animeye uyarlanırken mangadan çok fazla şey atılabiliyor.

En sevdiğiniz uyarlama filmin kitabını okuyabilir; okuyup çok beğendiğiniz bir kitabın orijinalini okuyabilirsiniz. Belki de sizi o kadar zorlamadığını görecek ve çok mutlu olacaksınız.

Ayrıca bu yöntemle, kelimeleri daha sağlıklı bir şekilde öğrenebilirsiniz bence. Kelimelerin cümle içinde kullanımlarını görüp anlamlarını daha iyi kavrayabilirsiniz. Bir süre sonra sözlük yardımı bile olmadan cümleden, bağlamadan bilmediğiniz bir kelimenin anlamını çıkarabilirsiniz ve emin olun bu şekilde öğrendiğiniz bir sözcüğü ya da kalıbı kolay kolay unutmazsınız. Ezber yapmaktan çok çok daha iyi bir yol bence kitap okuyarak kelime öğrenmek. Saatlerce kelime ezberi yapmak zorunda da kalmayacaksınız.

Birkaç kez bu soruyla karşılaştığım için böyle bir yazı yazma gereği duydum. İngilizcesini geliştirmek isteyenlere verdiğim ilk tavsiye budur. Umarım sizin de hoşunuza giden bir yöntem olmuştur ve denemeyi düşünürsünüz.

Yani umarım, faydalı bir yazı olmuştur. Ben şu anda aynı yönetimi Almancam için deniyorum, aynı şekilde faydasını görürsem Almanca için de önerilerle gelebilirim.

Olumlu olumsuz sonuçları benimle paylaşırsanız çok ama çok mutlu olurum.

Şimdi son olarak size birkaç kitap önermek istiyorum. Bu kitapların dili oldukça basit. Ayrıca okuması da oldukça keyifli kitaplar. Eğer hiç İngilizce bir kitap okumadıysanız, aşağıda önereceğim kitaplar başlangıç için iyi olabilir. 

- The Perks of Being a Wallflower / Stephen Chbosky

Kendisi benim okuduğum ilk İngilizce kitap olma özelliğini taşıyor. Bu yüzden yeri her zaman ayrı olacak. Mektuplardan oluşan bir kitap ve bu yüzden asla sıkmıyor. Uzun değil, kısa bir kitap. Zaten dili de basit, ama ayrıca hikayesi çok güzel, çok etkileyici. Sıkılmadan, keyifle okuyacağınız bir kitap olacaktır bence. Filme uyarlandı, dilimize de çevrildi. Başlangıç için mükemmel bir seçenek olabilir diye düşünüyorum.

- Love, Rosie / Cecelia Ahern

Bu kitap bana hediye gelmişti, o yüzden geçtiğimiz yaz okudum ancak. Yazarın yormayan, akıp giden bir anlatım tarzı var ve kelimeler, cümleler oldukça basit, anlaşılır. Konu da ilginç hatta oldukça ilginç. Yine mektuplardan, e-postalardan ve notlardan oluşan bir kitap, o yüzden okuması ayrı bir eğlenceli. Filme uyarlandı, dilimize çevrildi. Bu kitaba da bir şans verebilirsiniz başlangıç seçimleriniz arasında.


- Fortunately, the Milk / Neil Gaiman

Uzun öykü kategorisine giren bir kitap ve soluksuz okuyacağınız bir hikaye. Çok komik, çoğu yerinde bayağı güldüm. Ayrıca fantastik okumayı seviyorsanız sizin de çok hoşunuza gidecek. Sanırım çocuk kitabı kategorisine giriyor. Fazlasıyla anlaşılır bir dili var. Gaiman seviyorsanız kaçırmayın. Filme uyarlanmasa da Türkçe'ye çevirisi yapıldı. 



Siz bu yöntem hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!



1 Kasım 2017 Çarşamba

Aylık Rapor | Ekim 2017


Bu ay daha çok yazan ve okuyan ve izleyen muggle'dan herkese selamlar!

Çok mutluyum!

Ekim ayının beni kendime getireceğini biliyordum çünkü bu ay hem okulun temposuna alıştım, hayatım bir düzene girdi hem de havaların soğumaya başlamasıyla birlikte reading slump illetinden de yakayı kurtardım!

Kasım sınav dönemini içeriyor olsa da Kasım'dan da beklentilerim büyük. 




Okunanlar

Bu ay altı tane kitap okudum ve çok mutluyum. Hala yeterli bir rakam değil belki ama yazın açığını kapatmama yetti. Bu ay yapmayı başardığım şey - kendimi biraz da zorlayarak - toplu taşımada kitap okumak oldu. Hep söylüyorum, yollarda çok vakit geçiriyorum, hatta 3 saate yakın, bu yüzden bu vakit boşa gidiyor gibi hissediyorum. Değerlendirmek açısından kitap okuyabilmek büyük bir fark yaratıyor bence. Umarım devam edebilirim.

- Fahrenheit 451 / Ray Bradbury 4/5

Aslında beklentilerimin bir tık altında kalan bir kitap oldu fakat içeriği ya da verdiği mesajla değil, anlatımıyla. Belki de bu çeviriden kaynaklanan bir problemdi çünkü okurken akıcılığı hissedemedim ve yeterince keyif alamadım. Onun dışında çok özgün bir kitap ve kitapların hayatımızda, toplumların yaşamında ne denli büyük bir rol oynadığını, kopmaz bir parça olduğunu gözler önüne seriyor. Kitapları sevin, onları okuyun. Kitabın yorumu için; tıklayın.

- Gölgesizler / Hasan Ali Toptaş 3/5

Gölgesizler, yeni yazar keşfetme hevesim sonucunda okumaya karar verdiğim bir kitaptı. Hasan Ali Toptaş'ın da İhsan Oktay Anar gibi büyülü gerçekçi olduğunu ve bu kitabının da Marquez'in kalemini andırdığını okuyunca yerimde duramadım desem yeridir. Fakat umduğumu bulamadım ve benim için bu ayın hüsranı oldu. Okuduktan sonra burada puanlarken bile çok puan vermişim gibi geliyor şu an. Konusu çok güzeldi ve gerçekten de yukarıda sözü geçen yazarların da ele alabileceği türden bir hikayeydi. Ben daha çok ele alış şeklini, yazarın üslubunu beğenmedim. Aynı hikayeyi belki Marquez'den okusaydım - bu karşılaştırmayı yapmayı hiç sevmiyorum ama düşünmeden de edemiyorum - eminim ben de etkisi çok çok daha büyük olurdu.

Yazarın tek bir kitabıyla bu kanıya varmak istemiyorum ama fazlasıyla da hevesim kaçtı. Eğer sizin okuyup da çok ama çok beğendiğiniz, müthiş olduğunu düşündüğünüz bir kitabı varsa lütfen önermekten çekinmeyin.

- Olağanüstü Bir Gece / Stefan Zweig 5/5

Beklediğimden farklı bir hikayesi vardı ama bu olumlu yönde bir şaşkınlık yarattı ben de. Ben bir aşk hikayesi okumayı bekliyordum ama Olağanüstü Bir Gece daha ciddi, daha derin bir meseleyi ele alıyordu bence. İnsanın "her şeye" ve "hiçbir şeye" sahip olmasının gerçek anlamını irdeliyor, insan ruhunun asıl gereksinimlerine vurgu yapıyordu. Harikaydı.

- Bir Kadının Yaşamından 24 Saat / Stefan Zweig 5/5

Söylemekten sıkılmayacağım ama belki sizi sıkacağım; Zweig duyguları aktarmak, hayır, onları okuyucuya yaşatmak konusunda bir üstad. Sonuna kadar heyecanla ve yeri geldiğinde sinirlenerek, yeri geldiğinde üzülerek okuduğum bir hikaye oldu. Merak unsuru daha çok ön plana çıkmıştı bence ve bu kitabı bir çırpıda okutan en önemli etken. Yine harikaydı.

- Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda / Yılmaz Özdil 5/5

Uzun süredir okuyordum aslında bu kitabı. Yarısına kadar anne ve babamla birlikte okuduk. Üzerine tartıştık, araştırmalar yaptık, notlar aldık. Benim için çok verimli bir okuma oldu doğrusunu söylemem gerekirse. Her defasında hayrete düşsem de, hatta öfkelenip kendi kendime sitem etsem de okumaktan memnun kaldığım bir kitap oldu. Unutturulmak istenenleri bir kez daha hatırlamak için herkesin okumasını tavsiye ediyorum.


- Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru / Heinrich Böll 4/5

Ayın son kitabı. Uzun zamandır okumak istiyordum fakat yazara yabancı olduğum için elim gitmiyordu. Umduğumdan daha güzel ve daha akıcı bir kitaptı. Medyanın insan psikolojisi üzerindeki şaşırtıcı etkisi gösteriliyor aslında kitapta ve basın özgürlüğünün ne demek olduğunu, ne demek olmadığını sorgulatıyor. Verilen mesaj güzeldi.Yazarın kalemini sevdim ve başka kitaplarını da okumak isterim. 

Okuyamadıklarım : Amerikan Tanrıları / Neil Gaiman

*ağlayan muggle* Neden böyle oldu hiç bilmiyorum. Kocaman bir heyecanla ve yine devasa bir hevesle başladım Amerikan Tanrıları'nı okumaya ama yok, olmadı. Bir türlü kendimi kitaba kaptıramadım, kurgunun içine giremedim. Karakterler çok uzak kaldı, hikayeyle aramdaki mesafeyi aşamadım. Gaiman'ı çok seviyorum, hatta yazarın hayranıyım. Bu yüzden bu durum beni çok şaşırttı. Bu okuma zorluğunu, farklı kültürlerin mitolojileriyle içli dışlı olmamama bağlıyorum. Bu konuda biraz daha okuduktan ve bilgi sahibi olduktan sonra Amerikan Tanrıları'na dönmeyi düşünebilirim.

Ama dizisi de var. Belki ondan daha çok keyif alırım. Okuyanınız varsa, ne diyorsunuz?




İzlenenler

Filmler

- Boss Baby (2017) 5/5

Aslında fragmanları filan hiç dikkatimi çekmemişti. Öylesine canımız animasyon izlemek istediğinde açtık ve beklediğimizden keyifli çıktı. Çok eğlenceli bir filmdi. 

- The Mummy (2017) 2/5

Sinemalardayken izleyemediğim için üzülmüştüm ama şimdi diyorum ki iyi ki böyle bir filme para verip girmemişim. Belki de büyük beklentilerim olduğu için bu kadar hayal kırıklığına uğradım ama beklentim olmasaydı bile hiç beğenmezdim ben bu filmi. Hele son sahneleri resmen izleyiciyle dalga geçer nitelikteydi. Çok kötüydü, uzak durun. İki puanı da Tom Cruise hatırına verdim zaten. 

- Die Verlorene Ehre der Katharina Blum (1975) 3/5

Kitabı bitirir bitirmez, ama gerçekten bitirdikten hemen iki-üç dakika sonra filan, filmini izlemeye başladım. Aslında büyük bir tereddütüm vardı, çünkü kitabın formatını düşününce bundan nasıl bir senaryo çıkarttılar merak ettim. Ama güzel bir iş çıkarmışlar, yayınlandığı yıla göre oldukça iyiydi. Kitaba da büyük oranda sadık kalınmış.



Diziler

Bu ay resmen devamlı OCN izlemişim gibi; başlayıp bitirdiğim üç Kore dizisi de OCN yapımı : Save Me, Tunnel ve Duel

- Save Me (2017) 3/5

Aslında başları çok sıkıcıydı, bir türlü konuya giremediler gibi hissettirdi bana. Buna rağmen kendisini bir şekilde izlettirdi dizi. Dini bir tarikatın eline düşmüş, oradan kurtulmaya çalışan bir kızın hikayesi kısaca. Dizide işlenen aşırılıkları görünce çok şaşırdım ama bunlar bizim ülkemizde de yaşanan şeyler. Hatta çok daha aşırıları yaşanıyordur eminim. İnsanları en iyi inançlarını kullanarak kandırabilirsiniz; dizi de bunu güzel bir şekilde gözler önüne seriyordu.

- Shingeki no Kyojin 2. Sezon 5/5

Sonunda izledik! Ben önceden mangasını okuduğum için çok da şaşırıp heyecanlanmadım ama karakterleri ekranda yeniden görmek ve duymak güzeldi. Hala izlemediyseniz bu animeyi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. 

- Goblin (2016) 3/5

Dizi hakkında söyleyebileceğim her şeyi şurada söyledim zaten. Daha fazla üzerinde konuşmak istemiyorum :D

- Tunnel (2017) 4/5

Harikaydı, öneri yazısı gelecek.

- Duel (2017) 4/5

Bu da müthişti, buna bir öneri yazısı yazacağım kesinlikle.

- Rick and Morty 2. Sezon

Zaten çok popüler, daha fazla ne söyleyebilirim ki? :D



Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!



22 Ekim 2017 Pazar

Ne Var Ne Yok | Ekim 2017 // Peşimi Bırakmayan Reading Slump ve Dönem Beklentilerim



Blogda en aktif olmayan dönemini yaşıyan muggledan herkese selamlar!

Öyle ki bu başlığı attığımda hala yazdı, o zamandan beri yazılmayı bekleyen bu gönderi taslaklarda çürüyor. Sonunda yazmaya karar vermemin sebebi ise sonunda gerçek anlamda bir boşluk yakalayabilmiş olmam.

Sonunda!

Yazın kritiğini yapma fırsatım dahi olmadı -ki kritik yapacak kadar kitap okumadığım için bu yeni aklıma geliyor aslında. 

Hareketli bir yazdı. Fazlasıyla eğlendim, yılın yorgunluğunu üstümden attım. Dışarıda daha çok zaman geçirdiğim bir yaz olduğu için de kitap okumaya normalden daha az vakit ayırabildim. Genelde yazlarımı kitap okuma üzerine planlardım ama bu sefer öyle olamadı ne yazık ki ve ben koskoca yaz mevsiminde toplam 13 kitap okumuşum. 

Blogumu takip edenler bilir, yazın başında bir okuyamama durumuna tutuldum ve bu hala daha devam etmekte. Aylarca reading slump yaşayan insanlar görünce çok korkardım ve ihtimal veremezdim nasıl oluyor diye ama, işte başıma geldi...

Bu ay biraz kurtuldum sayılır, maratonları, okuma listelerini göz ardı edip yalnızca canımın istediği kitapları okumaya verdim kendimi ve işe yaramış gibi duruyor şimdilik. Aman nazar değmesin...



Bu okul dönemi beklediğimden daha yoğun başladı ve aynı şekilde devam ediyor şu anda. Hafta sonları geliyor diye seviniyorum ama o iki günde ödevler ve hafta içindeki derslere hazırlanmakla geçiyor. Rahat nefes alabildiğim her aralıkta kitap okumaya ya da yazmaya, dizi film izlemeye çalışıyorum ama onları da gönül rahatlığıyla yapamıyorum. Aklımda hep sorumluluklarım, yapmam gerekenler oluyor, içim içimi yiyor. 

Üçüncü senenin zor, diğer sınıflara göre nispeten daha zor olmasını zaten bekliyordum ama beklediğimden daha sıkı geçecek gibi duruyor. Vizelere iki hafta kaldı ve ben kendimi şimdiden tükenmiş hissediyorum.

Bu dönem, almak için iki senedir sabırsızlıkla beklediğim ve acayip heveslendiğim Edebi Çeviri dersini aldım. Üstüne derse en sevdiğim hocalardan biri girince bu dönem mutlu olmamı sağlayan tek şey o oldu. Bütün hafta boyunca o dersin gelmesini bekliyorum ve hiç bitmesin istiyorum. En istekli ve hevesle girdiğim ders de bu sanırım. 

Dersin işleyişi ve hocamızın yönetemi de harika ayrıca. Dersi alanlar olarak gruplara ayrıldık ve Bernard Shaw'ın çevrilmemiş oyunlarından bir tane seçtik. Grup olarak dönemin sonuna kadar o oyunu çevirmiş olacağız ve final notumuz da bu çeviriden verilecek.

Harika bir fikir değil mi?

Biz de grup olarak "Getting Married" oyununu seçtik ve oyunun beşte birini çevirdik şimdilik. Çeviri ve tartışma süreci öyle keyifli ki grup olarak çeviri yapmanın eğlencesini tatmış oldum. Söz konusu çeviri olduğunda ortak bir yol bulmanın zor olduğunu düşünürdüm ama deneyimleyince farklı bir çift gözün daha insana başka bir bakış açısı kazandırdığını gördüm. Bu açıdan çeviriye katkısı da çok büyük. 

Oyunla ilgili bloga bir yazı girmeyi çok istiyorum.



Bu dönemin başka bir heyecanı da üçüncü bir dil öğrenmeye başlamam oldu. Seçmeli olarak Rusça seçtim ve aslında bu dönemin başına kadar aklımda yoktu. Fransızca seçerim diye düşünüyordum hep ama onu sonra, bir kursa giderek öğrenirim nasılsa diye düşündüm. Aynı şey aslında Rusça için de geçerli ama okulda bir temel atmanın sonrası için kolaylık olacağını düşündüm. En azından alfabeye hakim olurum, vurgulara aşinalık kazanırım diye Rusça seçtim.

Beş haftayı geride bıraktık fakat hala harfleri öğrenme aşamasındayız. Biliyorsunuz Rusların kendilerine ait bir alfabeleri var. Ayrıca Rusça'da vurguların da çok önemli olduğunu öğrendik, kelimeleri vurgularıyla ezberlemek zorundayız, yoksa olmuyor yani. Almanca da artikel konusu problemken, Rusça'da da vurgu sorun yaratıyor yeni öğrenenler için.

Bu arada Almanca'ya zor diyordum ama Rusça'yı gördükten sonra fikrim değişti. Şu anda Rusça daha zor görünüyor gözüme ve Rusça çalışırken Almanca'yı özlediğimi hissediyorum. Ama şimdilik tabii...

Rus alfabesiyle adımı yazayım şuraya ; гёзде. :D



Maratonlarımı çok boşladım ve büyük olasılıkla bu yıl senelik kitap okuma hedefime ulaşamayacağım. Çok ama çok üzüyor bu durum beni ama yapacak bir şey yok, eğer hedefe ulaşmak adına kendimi okumaya zorlarsam biliyorum ki durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacak bu. O yüzden yalnızca canımın istediği kitapları okuma politikasıyla devam edeceğim şimdilik.

Şu an, çok uzun süredir ertelediğim Amerikan Tanrıları'nı okuyorum. Gaiman okumayalı çok oldu ve sonunda elim tamamen doğal bir iç güdüyle bu kitaba gitti. Öylece okumaya başladım. Henüz 50-60 sayfa okudum ama fazlasıyla akıcı ve ilginç olduğunu söyleyebilirim. Umarım ayın sonuna kadar bitirebilirim, vizeler gelmeden yani. 

Şu an annemlerle While You Were Sleeping'i takip ediyoruz ve onu beklerken de Duel'i izliyoruz. İlk defa iki Kore dizisini aynı anda yürütüyoruz sanırım ama WYWS dizisine başlamadan final yapmadığını akıl edemedik ve bölüm beklemekten de nefret ediyoruz. O yüzden hemen alternatif dizi bulduk biz de.

İki dizi de güzel gidiyor ama Duel türünden dolayı daha aksiyonlu geçen bir dizi, sanırım onu daha büyük bir heyecanla izliyoruz. WYWS içinse konunun daha can alıcı noktalara gelmesini umuyorum, henüz 10. bölümdeyiz bu arada...

Bu arada ben diziye Suzy için başladım ama Lee Jong-Suk'a aşık oldum. Şimdi ona aşık olmayan mı var diyeceksiniz ama ben bu adamı ciddi anlamda itici buluyordum - evet W'da bile. Bu diziye de başlarken dedim nasıl olacak, itici bulduğum birini bu kadar sevdiğim bir kadın oyuncuyla nasıl izleyeceğim dedim ama. Öhööm öhööm, kendimi Jong Suk'u hayranlıkla izlerken buldum. Bu dizisiyle kendisini bana acayip sevdirdi, neden bilmiyorum. 

Bundan önce yine bir tvN yapımları olan Tunnel'ı ve Save Me'yi izlemiştik. Tunnel muhteşemdi, öneri yazısını yazmayı düşünüyorum. (Ama ne zaman?)



Suzy'le çok yakışmışlar, ağlıcam. Çıldırıyorum. 

Son zamanlardaki en iyi gelişmelerden biri bu arada; internetten yemek çubuğu siparişi verdim. Nerede bulabileceğimi bilmiyordum, sadece İkea ve Metro'da olduğunu biliyordum ama oralarda oturduğum yere çok uzak. Sırf yemek çubuğu almak için uzun bir yol gitmek istemedim ve n11'den yirmili yemek çubuğu sipariş ettim. Paket resmen ışık hızıyla geldi arkadaşlar.

Eğer kitaplar konusunda da böyle hızlılarsa bundan sonra kitap alışverişimi de n11'den yapabilirim. 

Kısacası çubuk kullanmayı öğrendim ve cidden çok mutluyum :D

Bir gün boyunca elimde çubuklarla dolaşıp her şeyi onlarla yemeye çalıştım. Komik ve acınasıydı ama sonunda başardım. 



çıldırıyorum, çok tatlılaar!



Şimdilik benden bu kadar. Siz neler yapıyorsunuz, neler okuyorsunuz? Bu yeni dönemden beklentileriniz neler?

Benimle paylaşın!


Albüm müthiş, bir dinleyin derim 👉 "Flicker"

19 Ekim 2017 Perşembe

Dizi Yorumu : Goblin


쓸쓸하고 찬란하神-도깨비

Goblin : The Lonely and Great God

Tür : Romantik/Dram/Fantastik

Yayın Yılı : 2016

Yönetmen : Lee Eung-Bok

Senarist : Kim Eun-Sook





Öncelikle dikkatinizi çekmek, altını çizmek istiyorum. Bakın, dizi önerisi değil, dizi yorumu. Dolayısıyla yazı dizi hakkındaki olumlu/olumsuz düşüncelerimden oluşuyor, spoiler içeriyor.

Baştan söyleyeyim, izlemenizi kesinlikle önereceğim, benim için tüm zamanların favorileri arasına giren bir dizi olmadı. 

Neyse gelelim olumlu ama çoğunlukla olumsuz düşüncelerime.

Goblin, sanırım geçen senenin en çok konuşulan Kore yapımlarından biriydi. Başlamadan her yerde tanıtımını, heyecanla bekleyenlerin yorumlarını filan görüyordum. Hem kadrosuyla, hem de konusuyla herkes kocaman beklentilerle bekliyordu diziyi.

Dolayısıyla benim de ister istemez beklentilerim tavan yapmıştı, hem de oyuncuların hiçbirini tanımamama ve konuyu da yarım yamalak bilmeme rağmen. 

Diziyi izlemeye final yapmasına yakın bir dönemde başlamıştım. İzlemem o kadar uzun sürdü ki daha dün akşam izledim son bölümünü.

Dizinin finalini izledikten sonra netteki yorumlara şöyle bir baktım da çoğunluk bayılmış, çok sevmiş filan dedim acaba ben başka bir dizinin finalini mi izledim. Hatta yok yok, ben başka bir dizi mi izledim dedim. Hani hiç Kore dizisi izlemeyen biri olsam bu fikir değişikliğini anlayacağım ama Goblin'den çok çok daha iyi yapımlar varken onun bu kadar yüceltilmesini anlamış değilim.

Neyse, zevkler ve renkler deyip bu meseleyi burada kapatıyorum.




Oyunculuklara, kurguya, yer yer yaşattığı ters köşelere, mizahına, dramına hiçbir diyeceğim yok. Özellikle hikayesi çok sağlam bir diziydi. Geçmiş sahneleri en severek izlediğim yerler oldu. Reenkarnasyon olayı zaten bana hep ilginç gelmiştir. O da beni diziye çeken şeylerden biri olmuştu izlediğim sırada. Merak hep canlıydı, sizi diziyi izlemeye itiyordu.

Ama bir yere kadar.

İzledikten sonraki fikrim şu yönde ki bu dizi en fazla 12 bölüm olmalıymış. 12'den sonra dizi öyle saçmalamaya başladı ki kendimi devamlı gözlerimi devirirken buldum. Devam etmemin tek sebebi oyuncuların karakterlerinin hakkını vererek oynamasıydı. Kısaca diziyi bitirme nedenim bu güzel insanların performanslarıydı, yoksa senarist kafayı yemiş kesinlikle. 

Ne yapsak etsek de diziyi dört bölüm daha uzatsak diye ellerinden gelen tüm saçmalıkları ortaya dökmüşler. Bir zaman sonra olumsuz bir şey olduğunda, dram yaratılmaya çalışıldığında gözlerim bile dolmuyordu artık çünkü biliyordum, hatta emindim ki en fazla bir bölüm sonra bunun üstesinden gelecekler, her şey yoluna girecek. Bu da hikayeyi gereksiz uzattıkları için oluyordu işte.

Hele son bölüm olanlar sinirlerimi öyle bozdu ki. 30 sene geçtiği söyleniyor Eun Tak'ın ölümünün ardından ama bunu yazan insanlar düşünmüyor mu ki 30 senede bir ülkede hiçbir değişiklik olmaz mı? Düşünün bir Kore 30 sene önce nasıldı, şimdi nasıl? Ki burda bahsettiğimiz insanlar hayal gücü geniş insanlar, böyle bir kurguyu üretebiliyorlar ama 30 seneler bir zaman diliminin sebep olacağı değişiklikleri göz ardı ediyorlar.



- Ama çok güzelsiniz kiii-

Beni rahatsız eden bir başka şey de, sanki herkes mutlu olmak zorundaymış, herkesin mutlu sonunu yazmak zorundaymış gibi hissetmeleri. Zaten geçmişi bir insanların böyle bir hikaye içinde, işte Goblin'e dönüşüp, Azrail olup, reenkarnasyon geçirip bir araya gelmesi çok büyük bir tesadüfken - ki bunu da kadere bağlayıp razı olduk izleyiciler olarak - otuz yıl sonra hemen, hem de aynı vücutta reenkarne olan bir Sunny görüyoruz. Demek ki öldükten sonra sonra bu kızımız yeniden doğdu, hem de aynı bedende. 

Aynı şey Eun Tak için de geçerli. Neden aynı bedende senarist? Bir bölüm için oyuncu değiştirmek izleyiciyi memnun etmez, bunların aşkı böyle güzel diye mi düşündünüz. Böyle yaparak hikayenin kendi içindeki tutarlılığı ve gerçekçiliğini sarsacağını hiç mi hesaba katmadınız. 

Zaten dizide reenkarnasyonun prensiplerine de pek değinilmemişti. Ben kaçırdım belki ama olması gerekirdi, açıklanması gerekirdi. Sonuçta kurgunun dayandığı temellerden biri bu olay. Daha fazla, daha ilginç şeyler öğrenmek isterdim bu durumla ilgili ama sığ kalmıştı dizide. İşte, yeni bir bedende yeniden doğuyorsun olup bitiyor, demeye getirilmişti sanki.

Bir de mesela, hani 30 yılın bunun için çok kısa olduğunu filan geçtim, Eun Tak'ın reenkarne olacağından da eminiz ya - çünkü mutlu bitmek zorunda! - zavallı melodramatik hayal gücüm onun kadın olarak, hatta insan olarak değilde  akçam yaprağı olarak, geleceğini bile düşündü. Ne epik olurdu düşünsenize.

Ama yok, çiftler birleşmeli ve hikaye mutlu sonla bitmeli. Kurgunun tutarsızlık ve boşluklarla dolu olması hiç önemli değil.

Dram işleyeceksen, cesur olup yazdığın hüznün de arkasında duracaksın ve reenkarnasyona da sığınmayacaksın! :D 

Ya arkadaşlar, hala yediremiyorum ama otuz yıl içinde, aynı bedende dönmek nedir Allah aşkına? 

Neyse, çok dolmuştum, içimi döktüğüm iyi oldu. Bu diziyi harika dizi müzikleriyle ve eşsiz arka plan hikayesiyle hatırlayıp son dört bölümü kafamdan silmek istiyorum. Oyunculara da hakkını vereyim, harika oynadılar.




Diziyi çok sevenler varsa lütfen taşlamalarımın kişisel fikrim olduğunu hatırlasınlar. Sevenlere saygım sonsuz tabii. :D 

İzlememiş olanlarsa, benim gibi böyle gereksiz uzatmalardan, sündürmelerden çok rahatsız oluyorlarsa 12. bölüme kadar izlesinler. Finali kendi kafalarında yapsınlar, daha rahat ederler.

Her şeye rağmen bu dizi şunu sordurdu; aşk her şeyi affeder mi?

Gidip I'm Sorry I Love You izleyesim ve gerçek dramın tadını çıkarasım var ama... Yürek dayanır mı?

OST'ı bırakayım, cidden güzeldi. Bu vesileyle iyi analım diziyi.




Siz Goblin'i izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

9 Ekim 2017 Pazartesi

Fahrenheit 451 / Ray Bradbury | Kitap Yorumu


Fahrenheit 451

Ray Bradbury

Çeviren : Zerrin Kayalıoğlu & Korkut Kayalıoğlu

Yayım Yılı : 1953


Yıllar yıllar sonra tekrardan bir kitap yorumuyla merhaba!

Aslında kitabı bitireli biraz oldu, bir hafta kadar, ve aslında bu düşüncelerimi biraz toparlamama yardım etti. Normalde kitapları hemen bitirir bitirmez yorumlamaktan yanayımdır fakat biraz beklemek ve kitabın bana verdikleri, hissettirdikleri ve bende oluşturduğu etkiyi daha iyi anlamam için okuduktan sonra biraz beklemenin yorumlamak açısından daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum artık. 

Fahrenheit 451, adıyla, zamanında yasaklanan kitaplardan biri olmasıyla ve her şeyden daha önemlisi konusuyla her zaman okumak istediğim bir kitaptı. Neden ertelediğim hakkında hiçbir fikrim yok ama okumak isteyip de henüz okumadığımız kitapları neden beklettiğimizi hangimiz biliyor ki?

Her neyse, Fahrenheit 451'i sonunda okudum.

Çoğunuzun bildiği üzere kitap bir distopya ve itfaiye teşkilatının amacının tamamen değiştiği bir dönemi konu alıyor. Bu dönemde itfaiyeciler kitapları yakıp yok etmekle görevliler. Kitap okumak, kitap bulundurmak kesinlikle yasak ve bir ihbarla itfaiye kapınıza geliyor, kitaplarınızla birlikte evinizi de yakıyor. 

Kulağa korkunç geliyor değil mi? Zaten okurken de kendimi çok rahatsız hissettim, hayal etmesi bile kabus gibiydi benim için. 

Ana karakter Guy Montag, bir itfaiye çalışanıdır ve onun da görevi diğer meslektaşları gibi ihbar edilen yerlere gidip kitapları yok etmektir. Bir gün aynı sokakta yaşayan 17 yaşında genç bir kızla karşılaşır ve onunla yaptığı konuşma sonunda Guy'ın yaptığı işi sorgulamasına neden olur.

Fahrenheit 451, görece kısa bir kitaptı ve mesaj verme kaygısının ağırlıklı olduğu bir hikayesi vardı. Bu yüzden eminim ki orijinal dili sade ve anlaşılırdır. Benim okuduğum çeviride ise kesinlikle bir sorun vardı, bundan eminim. Çeviride bir problem olması akıcılığı bozuyordu ve çoğu yerde anlamsız gelen cümleler okuma zevkini de yok etti ne yazık ki. Benim okuduğum basımın iki çevirmeni var ve galiba sorun da buradan kaynaklanıyor. İş birliğini tutturamamış olabilirler. Ya da bilemiyorum, çeviri hoşuma gitmedi. 

Kitapların yakıldığı bir zaman söz konusu olduğundan insanlar etraflarında ne olup bittiğini bilmeyen, geçmişlerini merak etmeyen, dolayısıyla gelecekleri konusunda hiçbir kaygı taşımayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir kitleden ibaretler. Televizyon ve medya hala etkinliğini sürdürüyor bu dünyada ve insanlar üzerinde endişe verici düzeyde bir yere, bir etkiye sahipler. Tıpkı bugün de olduğu gibi aslında.

İzlemek, okumaktan daha kolay. Söylenen, öylece önümüze sunulan bilgiye inanmak, araştırıp sorgulamaktan daha kolay. Bugün de birçok insan, hatta bir sürü insan televizyonun esiri değil mi? Saçma sapan, insana hiçbir şey vermeyen hatta rezilliklerle dolu programlara bağımlı halde değiller mi? Belki ben izlemiyorum evet, sen de izlemiyorsun ama bu programları izleyen hatırı sayılır bir kitle mevcut, öyle ki yayınlanmaya devam ediyorlar. 

Kitaptaki bir ifade beni çok kızdırmış, aynı zamanda çok üzmüştü. Deniliyordu ki insanlar kitap okumayı zorla bırakmadılar. Bunu kendi istekleriyle yapmayı kestiler. 

Kitap okumak size yalnızca sahip olmadığınız bilgileri vermez; sizi yalnızca inanmadığınız şeylere inanmaya zorlamaz. Kitap okumak size bakış açısı kazandırır, açık görüşlü olmanızı sağlar. Empati yeteneğinizi geliştirir ve sizden farklı düşünen, farklı inançlara sahip olan insanlara karşı anlayış ve hoşgörü kazanmanıza yardım eder. 

Kitaplar sizi medeni kılar.

Ve bu kitapların saymakla bitmeyecek faydalarından yalnızca birkaçıdır.

Kitaptaki insanların robotlardan farkının olmaması, neredeyse iradesizleşmesi ve tam anlamıyla kontrol edilen bir kitle haline gelmesindeki en önemli sebep de bu zaten; kitap okumamaları. 

Düşünüp sorgulama yeteneğini kaybeden bu insanların aynılaşması da sömürücü, baskıcı güçlerin onları yozlaştırıp toplu halde yönetmesini, fikirlerini dahi kontrol etmesini kolaylaştırıyor yalnızca. 

Kitap düşündürdükleriyle ve ele aldığı hikayenin dehşet vericiliğiyle zaten düşük tuttuğum beklentilerimi karşıladı. Fakat itiraf etmem gerekirse bir 1984 kadar etkileyici değildi bence. Yazarın kurguladığı dünyanın konseptleri daha ayrıntılı bir şekilde verilebilirdi.

Karakterlerin yüzeyselliği onlarla bir bağ kurma olanağını imkansız hale getiriyordu mesela. Yukarıda da dediğim gibi mesaj verme odaklı bir kitaptı, fakat yine de bunu bir kurguyla vermeye çalışıyorsa yazarın, bu mesajı hikayenin içinde eritmesi gerekirdi bence. Böylece hikaye daha vurucu olabilirdi. 

Karakterlerle empati kurarak duygu ve düşüncelerine tanık olur, öyle bir atmosferde yaşasak biz neler yapıp neler hissederdik diye kafa yorardık. Ayrıca duygusal olarak bir ilişki kurulabilseydi, karakterlerin yaşadıkları daha derin etkiler bırakabilirdi okuyucuda.

Kısacası kurmaca bir öyküden çok, ders verici, uyarıcı bir kitap okumuş gibi hissettim daha çok. Bu olumsuz bir şey değil tabii, fakat dediğim gibi bu etken bende 1984'ün daha etkileyici olduğu kanısını doğurdu. 

Uzun lafın kısası, bilgiye ve kitaplara erişmek bu kadar kolayken okuyun, düşünün, sorgulayın. 

* Bu arada Fahrenheit 451, kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesiymiş. 



Siz Fahrenheit 451'i okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!