3 Temmuz 2017 Pazartesi

Gölün Dibindeki Ev / Josh Malerman | Kitap Yorumu


Gölün Dibindeki Ev

Josh Malerman

Çeviren : Aslı Dağlı

Yayım Yılı : 2017


Herkese merhaba, çoktandır kitap yorumu yapmayan okuyan bir muggledan...

Gönül isterdi ki dönüşümü muhteşem bir kitapla, beğendiğim, hayran kaldığım bir kitapla yapayım ama nasip olmadı.

Yazarın başka bir kitabı olan Kafes'i okuduğumda gerçekten beğenmiştim. Gerilim türünün hakkını veren bir kitaptı. Bu sebepten dolayı Gölün Dibindeki Ev çıktığından beri merak ediyor, okumak istiyordum.

Ayrıca kitabın kapağı da çok güzel değil, mi? Çok şey vaat etmiyor mu? 

Tüm bunlara rağmen ben kitaba tek bir beklentiyle başladım; tek istediğim kitabın beni korkutması, biraz da olsun germesi, ürkütmesiydi. 

İlginç başladığını kabul etmeliyim. İki genç çıktıkları ilk randevuda kimsenin bilmediği, herkesten adeta saklanmış bir gölün dibinde bir ev buluyorlar. Sıradışı, evet. 

İkisi evi keşfe çıktıkları sıralarda hep bir şey olsun diye beklemekten yıldım. Birkaç aksiyonumsu sahne dışında hiçbir şey olmadı beni şaşırtan, geren. 

Kitabın sonu havadaydı. Bu benim için çok sorun değildir çoğu zaman. Ayrıca harika bir şekilde kurgulanıp kasten havada bırakılmış sonları özellikle severim mesela. 

Kafes kitabında eleştirdiğim bir durumdu bu, yazarın olayları bağlayış şeklinden hoşlanmadığımı, tatmin olmadığımı dile getirmiştim kitap yorumunda fakat bu kitabın sonundan sonra Kafes'e haksızlık etmiş gibi hissediyorum.

Fakat yine de sorun sonunda değil kitabın. Birazcık gerilim olsa yeterdi benim için dediğim gibi. Çok şey beklemiyordum kitaptan biraz da olsa ürkmek dışında ama onu da başaramadı ne yazık ki.

Tavsiye edebileceğim bir kitap kesinlikle değil. Bu yılın başından beri okuduğum en kötü kitap oldu. Vakit kaybıydı demek istemiyorum, yazarının ve çevirmeninin emeğine saygımdan fakat okumasam da olurdu diyebileceğim bir kitaptı Gölün Dibindeki Ev.


Siz Gölün Dibindeki Ev'i okudunuz mu?

Hakkında Neler Düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

2 Temmuz 2017 Pazar

Keşfettiğim Yazarlar #1 | İhsan Oktay Anar


Yeni bir yazı dizisiyle herkese merhaba!

Okumakla alakalı verdiğim kararlardan biri de her ay daha önce okumadığım en az bir yazardan kitap okumaktı. Böylece hem ön yargılarımı yavaş yavaş kıracak hem de yeni yazarlar, yeni kitaplar, yeni hayal dünyaları keşfedecektim. 

Mayıs ayında adını bile yeni öğrendiğim İhsan Oktay Anar'ın ilk eseri olan, 1995 yılında basılan Puslu Kıtalar Atlası okudum ve böylece kendisini keşfetmiş oldum. Kitabı öylesine çok sevdim ki yazarın diğer kitaplarını okumak için can atar oldum.

Fakat bunun ötesinde aslında edebiyatımızda böylesine değerli bir yazar olan İhsan Oktay Anar'ı ilk kez duymuş olmak beni çok utandırdı. Kendi edebiyatımıza karşı olan ön yargımı bir tarafa atmaya karar vermeme sebep oldu. Ben yerli olarak sadece klasik eserleri okumayı tercih ediyordum fakat ne büyük bir hata yaptığımı bu eserle anlamış oldum. 

Hakkında yaptığım araştırmalarla yazarın göz önünde olmayı sevmediğini, çok fazla röportaj vermediğini öğrendim. Fakat okuduğum röportajlar kadarıyla bundan oldukça memnun görünüyor kendisi. 

İzmir'de yaşayan yazar komşularının dahi ilgi odağı olmadığından bahsetmiş mesela. Hatta onun yazarlığını küçümseyenler dahi varmış aralarında. Ona göre mutlu ve huzurlu yaşamasını sağlayan şey de bu aslında. Bence kesinlikle haklı. Bir yazarın medyatik olması kadar anormal ve samimiyetsiz bir şey yok bana göre. Bu açıdan böyle düşündüğünü gördüğümde yazarı bir kat daha çok sevdiğimi söylemem gerek. 

Kendisi Ege Üniversite'sinde Felfese okumuş ki bu zaten Puslu Kıtalar Atlası'nı okurken tahmin ettiğim bir şeydi. Ya tarih ya da felsefe okumuştur diye geçirmiştim içimden. 

Kitaplarını ilk olarak bir yayınevine gönderip bir türlü basmadıkları için geri çektiğine çok şaşırdım mesela. Büyük yazarların bu şekilde gelişen hikayeleri bana çok tuhaf geliyor. En ilginci de J.K Rowling'ın yaşadığı retlerdir bana göre.

Şimdiye kadar henüz üç kitabını okusam da tarzını az çok yakalamış, çok da beğenmiş bulunuyorum. Okuduğum bu romanlarda zamanı Osmanlı dönemi olarak seçmiş yazar ve bu dönemde geçen olayları mizahi ve gerçeküstü motiflerle süslemiş. Onun hikayelerini ilginç kılan da bence bu üç unsuru bir araya getirebiliyor olması. Özellikle Anar'ın espri anlayışını çok sevdiğimi, kitaptaki komedi ögelerini okurken büyük keyif aldığımı söylemem gerekiyor.

Yazarla ilgili sevdiğim bir başka şey de Osmanlı dönemini şimdiye kadar anlatılanların dışında anlatması ve benim gözümde ilk defa farklı bir dönem resmetmesi. Okuldaki tarih derslerimizde Osmanlı halkının mutlu mesut yaşadığı anlatılırdı hep. Dilenci yoktu mesela Osmanlı'da. Sadaka taşlarından durumu kötü olanlar, ihtiyaçları kadar alıyordu; insanlar erdemliydi yani. Padişahlar öyle merhametli öyle Allah korkusu olan insanlardı ki karıncaları öldürmek için bile fetva istiyorlardı.

Bu toz pembe Osmanlı öğretildi hep bana. Fakat bir noktada bunların gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu fark ettim, orası Harikalar Diyarı değildi sonuçta. Ve işte Anar, Osmanlı'daki günlük hayatı, halkın kendi arasındaki ilişkilerini, yaşayışını tüm gerçekleriyle, eskiyi övme kaygısı taşımadan anlatmış. 

Kimse aç kalmasın diye iyi niyetle dikilen sadaka taşlarının yanında, bir dilenci teşkilatını anlatıyor mesela. Sarayın kutsal emanetler bölümünde yedi yirmi dört Allah'ın kelamı okunurken, Harem'de şehzadeler boğazlanıyor onun anlattığı Osmanlı'da.

Kısacası ben yazarın bu döneme gerçekçi bir şekilde ayna tutuşunu çok beğendim. Bence bu insanlarda bir farkındalık yaratabilecek bir şey. 

Şimdi kısaca sizlere yazardan okumuş olduğum üç kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum;

Puslu Kıtalar Atlası, yazarın yayımlanmış ilk romanı. 1995 senesinde yayımlanan eser 20'den fazla dile çevrilmiş. Daha ilk kitabından yazar üslubunun farklılığı, kurgusunun sıra dışılığı ve ilginç karakterleriyle okuyucuyu kendisine hayran bırakıyor. Büyülü Gerçekçiliğin buram buram koktuğu bu romanda Anar, bizleri Osmanlı dönemindeki Kostantiniye şehrinde olağanüstü bir maceraya sürüklüyor. İlk cümlesinden okuyucusunu etkilemeyi başaran yazar, kitap boyunca insana felsefi sorgulamalar yaptırırken bir taraftan da gerçekle hayali birbiriyle harmanlayıp sizi çok başka diyarlara götürüyor. 

Kitabın ön okumasına buradan ulaşabilirsiniz.

Kitab-ül Hiyel, "Eski zaman mucitlerinin inanılmaz hayat öyküleri" alt başlığıyla yayımlanmış, yazarın ikinci kitabı. Yine Osmanlı döneminde yaşamış üç hiyelkarın hayat hikayelerini okuyoruz fakat konunun kulağa böyle sıradan geldiğine bakmayın. İcatların ayrıntılı çizimleriyle süslenmiş romanda birbirinden ilginç hikayeler yine bizleri hayran bırakıyor. Romanda okurun hoşuna gidebilecek birçok gönderme  mevcut. Yazar yine etkileyici bir sonla insanı hayrete düşürüp dumura uğratıyor, demedi demeyin.

Efrasiyabın Hikayeleri, içinde farklı temalardan farklı hikayeler barındıran, kimi hikayede korkutan, kiminde güldüren, kimindeyse hüzünlendiren bir kitap. Diğer iki kitabından farkı bence daha masalsı olması, özellikle de sonunun. Ayrıca didaktik olma özelliği de daha baskın bana göre. Bununla birlikte diğer iki roman kadar etkileyici, akılda yer edici bir kurguya sahip.

Umarım bu yazıyla yazarı biraz tanımanıza ve eserleri hakkında bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olabilmişimdir. Şimdi sıradaki Anar kitabım Amat  ve en kısa zamanda okuyacağım. Yukarıda bahsettiğim üç kitabıyla İhsan Oktay Anar sevdiğim yazarlar arasına girdi, umarım siz de kitaplarını bir an önce keşfeder ve yazarın kaleminden benim kadar keyif alırsınız.

Yeni keşif yazılarında görüşmek üzere!

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Aylık Rapor | Haziran 2017


Herkese yeniden merhaba!

Sanırım hiç bu kadar uzun bir süre bloguma yazmayı ihmal etmemiştim. Aslında okumaya da bir şeyler izlemeye de devam ediyorum fakat içimde yazmak için hiç heves bulamıyordum. Haziran'nın Ramazan ayıyla geçmesinin de etkisi vardır mutlaka. 

Bir de havalar felaket sıcak, kolumu kaldıracak mecalim olmuyor genelde. O üşengeçliği, miskinliği üzerimden atmak istiyorum artık. Umarım bu aylık rapordan sonra silkelenip kendime gelebilirim. Zira hem takip ettiğim blogları okumayı hem de yeni yazılar paylaşmayı çok özledim. 


Okunanlar

- Bir Çöküşün Öyküsü / Stefan Zweig 3/5

- Yılanı Öldürseler / Yaşar Kemal 5/5

- Kan ve Yıldız Işığı Günleri / Laini Taylor 5/5

- Kabil / Jose Saramago -

- Efrâsiyabın Hikayeleri / İhsan Oktay Anar 4/5

- Sisli Dağların Ötesinde / Karen Marie Moning 4/5

- Yenilmez Savaşçı / Karen Marie Moning 3/5


İzlenenler

Filmler

- Çağrı (1976) 5/5

- Before I Wake (2016) 5/5

- Rings 3 (2017) 3/5

- Fargo (1996) 2/5

- Hz. Muhammet : Allah'ın Elçisi (2015) 5/5

- Always Shine (2016) 1/5

- Wolves at the Door (2016) 2/5

- Housebound (2014) 4/5

- Lemon Tree Passage (2014) 3/5

- Olanlar Oldu (2017) 4/5

- Always Shine (2016) 1/5

- Within (2016) 3/5

- Martyrs (2015) 4/5

- The Hatton Garden Job (2017) 4/5

- Rabid Dogs (2015) 4/5


Diziler

- Seinfeld (3. Sezon) 5/5

- Fargo (1. Sezon) 4/5

- The Night Of  5/5

- Tonari no Kaibutsu-kun (2012) 4/5



9 Haziran 2017 Cuma

Dizi Önerisi : The Night Of


The Night Of


Mini Dizi

Türü : Suç, Dram

Yapım Yılı : 2016

IMDB Puanı : 8,6


KONUSU

New York'ta yaşayan Pakistan asıllı üniversite öğrencisi Nasir, bir akşam bir partiye gitmek için babasının taksisini izinsiz alır ve bir şekilde yolunu kaybeder. Taksinin mesaide olduğunu gösteren ışığını kapatamadığı için taksiye binen genç bir kızı istediği yere götürmek zorunda kalır. Bu sırada kızla sohbet etmeye başlar ve ondan hoşlanır. Geceyi birlikte geçirirler, Nasir uyuşturucuların da etkisiyle kızın evinde uyuyakalır. Uyandığında kızın cesediyle karşılaşır.


Hiçbir şey hatırlamasanız bile, bunu bilirsiniz, hissedersiniz. Ben bir katil değilim. 

 

Yazı diziyle ilgili birazcık spoiler içerebilir.

Herkese merhaba!

Finallerimin yoğunluğu geçince kendimi yine diziye filme vurdum ve son zamanlarda izlediğim en etkileyici dizilerden birini izledim : The Night Of.

Aslında yayınlandığı zamanlarda adını çok fazla duydum, internet ortamında tanıtımları devamlı karşıma çıktı fakat geçtiğimiz günlere dek izlemeyi ciddi ciddi düşünmüyordum. Son aylarda devamlı gizem/suç/polisiye dizilerine kafayı taktığımdan olsa gerek bu sefer merakımı cezbetmeyi başardı The Night Of.

Konusuna zaten yukarıda değindim, ilk bölümün yarısına kadar olacak şeyi biliyorsunuz, konusunu okumamış olsanız da seziyorsunuz bir şeyler olacağını. İlk bölümün yarattığı gerilim, izleyicide uyandırdığı o rahatsızlık hissi çok başarılıydı. Kullanılan müziklerden, yönetmeninden oyuncularına cidden o karamsar, can sıkıcı atmosfer harika verilmişti. Zaten ilk bölümün ardından, en azından beni, devamını izlemeye iten şey dizinin bu karanlık atmosferiydi. Bu tür yapımlarda ben gizemli havayı hissettirmek için kullanılan soluk renkleri, sahnelerin o sade, gerçekçi çekimlerini çok seviyorum. Aynı şekilde düşünüyorsanız diziyi izlerken büyük keyif alacaksınızdır.



Aslında dizinin dram yönü daha ağır basıyor, doğrusunu söylemek gerekirse. Bir tarafta işlenmiş canice bir suç var ve o suç büyük ihtimalle - ki buraya dikkat - masum birinin üzerine kalmış. Diğer tarafta, yani bu soruşturma, suçu kanıtlama sürecinin arka planında, toplumsal bir yergi söz konusu ve bana sorarsanız dizinin asıl amacı değindiği bu sosyolojik açıklar, zayıflıklar hakkında izleyicisini düşündürmek. Kısacası diziyi yalnızca izlemiyor, üzerinde düşünüyor, bir takım olguları sorguluyorsunuz.

Bu bakımdan aslında The Night Of nispeten karakter odaklı bir dizi. Karakterlerin ayırıcı özellikleri üzerinde fazlaca durulmuş ve onların düşünce yapısı, olay ve durumlara karşı verecekleri tepkiler iyi kurgulanıp işlenmiş. İşte tam da bu yüzden dizinin temposu biraz düşük. Sabırsız bir izleyiciyseniz ve durumdan ziyade hikaye odaklı yapımlar izlemekten hoşlanıyorsanız The Night Of size biraz yavaş gelebilir. 

Yukarıda da dediğim gibi izlendiği süre içinde seyircisinin yalnızca keyifli vakit geçirmesi amaçlanmamış, aksine daha çok işlediği temalar konusunda kendi kendine bir muhakeme yapması istenmiş. Ben böyle dizileri/filmleri/kitapları sevdiğimden izlerken keyif aldım açıkçası.



İrdelendiğinde dizide eleştirilen birçok toplum gerçeği bulunabileceği gibi aslında esas olay ve sonuçları 'önyargı' teması etrafında şekilleniyor. Ana karakterin Pakistan kökenli olması, dahası müslüman olması birçok yerde, özellikle de 11 Eylül sonrası, kötü karşılanıyor. Henüz çocukken bile yargılayıcı bakışlara maruz kalan Nasir, aslında tam da bu sebepten yargısız bir infaza mahkum ediliyor. 

Amerika'da yapılan ayrımcılığın sadece siyahilere karşı olmadığını açıkça görüyoruz. Evet, belki bu uzun süredir barizdi. İkiz Kuleler'e yapılan terör saldırılarından sonra müslümanların yaşadığı negatif ayrımcılık, onlara yapılan suçlamalar, terörist olarak nitelendirilmeleri hepimizin bildiği şeyler. Fakat bunu bilmekle, bir kurgunun, bir hikayenin içinde görmek gerçekten farklı şeyler. Bu durumu eleştiren ne yazık ki çok yapım yok, ya da benim gözümden kaçmıştır bilemiyorum. Aklıma şu an da My Name Is Khan'dan başka bir isim gelmiyor mesela.



Dizinin sonu bazı kişilere göre belirsiz, hatta izledikten sonra ben de pek tatmin olmuş hissetmedim. Fakat söylediğim gibi üzerine biraz düşününce böylesinin aslında daha gerçekçi ve daha makul, akla yatkın olduğunda karar kıldım. Çünkü The Night Of kişilik gelişimi/değişimi çerçevesinde ilerleyen bir diziydi ve biz Nasir ne hatırlıyorsa onu izledik bir nevi. Yeri geldi onunla birlikte biz de şüpheye düştük mesela; acaba genç kadını gerçekten o mu öldürdü? Bunu bile sorgulatması dizinin gerçekten amacına ulaştığını gösteriyor bence. 

Sonunda Jack London'un Vahşetin Çağrısı kitabına yapılan gönderme bence dizinin mesajını açık seçik veriyordu artık. Kendi halinde, yaşıtlarına göre biraz daha sessiz, çalışkan bir üniversite öğrencesini, sırf kökeni ve dininden dolayı oluşan ön yargı yüzünden suçlayan ve onu kendisini dahi sorgular hale getiren insanlar, yargı sistemi ve toplumun kendisi, aslında Nasir'i toplumda dışlanan, tutunamayan birine, hatta belki de potansiyel bir suçluya dönüştürdüler. Bunun başka bir sorumlusu aranmamalı.



Sekiz bölümlük bir mini dizi olan The Night Of aklımda yer eden yapımlar arasına girdi. Hikayesini, karakterlerini, havasını asla unutamayacağım bir dizi oldu. Nasir'in yaşadıklarını, geçirdiği duygusal ve düşünsel değişimleri yeri geldi sinirlenerek yeri geldi üzülerek izledim. Eğer toplumsal eleştiriler içeren yapımlar ilginizi çekiyorsa siz de The Night Of'a mutlaka bir şans vermelisiniz. 



Siz The Night Of'u izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

7 Haziran 2017 Çarşamba

Muggle'dan Öneriler #1 // Birkaç Film (Gerilim-Korku)


Aslında izlediğim güzel filmlerin öneri yazılarını tek tek yazıyordum şimdiye kadar fakat son zamanlarda o kadar iyi film izledim ki ayrı ayrı öneri yazısı yazmaya kalksam parmaklarım yorulur herhalde. Yine arada izlediğim tek tük muhteşem filmlerin yazılarını ayrı olarak, inceleme adı altında yazabilirim zira insana çok şey düşündüren, çok şey hissettiren, insanda büyük farkındalıklar yaratan yapımlar mevcut. Bu yazı dizinde izlerken keyif aldığım, önerilmeye layık filmleri tavsiye edeceğim yalnızca. 

Öyle işte.

Busanhaeng

 (2016)


IMDB Puanı : 7,5

Eğer siz de bir filmi izlemeden önce IMDB puanına bakıyor ve farkında olmasanız da bu puana göre hareket ediyorsanız zaten şu değerlendirmeyi görünce gidip izlemeniz gerekir filmi. Kore yapımı olan bu filmde, Busan'a giden bir trene binen baba-kızın bakış açısıyla izlemeye başlıyoruz hikayeyi. Şehirde meydana gelen garip olaylar sonucu insanlara hızlı bir şekilde bir tür virüs yayılıyor ve bu insanlar saniyeler içinde, bizim tabirimizle zombiye dönüşüyorlar. Busan trenine binen yolcular önce bu salgından, şehirde meydana gelen kaostan habersiz. Fakat bir yerde başlayan bu salgın belki de saatler içinde tüm ülkeye yayılıyor. Kötü olansa virüs kapmış bir kişinin son anda trene binmiş olması. 

Kore yapımı bir zombi filmi deyince akıllara çok hoş görüntüler gelmiyor, farkındayım. Ben de önce tereddütle yaklaştım fakat izlemeye başladıktan sonra hızlı gelişen olaylar, aksiyon, gerilim beni aldı götürdü. Yerimde duramadım kısacası izlerken ve ben açıkçası bu filmde aradığımı sonuna kadar buldum. Güzel bir gerilim izlemek istiyorsanız, fantastik öğeler izlemeyi de dert etmiyorsanız Busanhaeng şiddetle tavsiyemdir. 



Before I Wake

(2016)


IMDB Puanı : 6,1

Bana göre kaliteli gerilim/korku filmi bulmak çok zor. Çoğu beklentilerimi karşılayamıyor. Bu yüzden bu tür filmlerde ben İmdb puanını 6+ olarak baz alıyorum. Hiç yoktan iyidir mantığıyla.

Çocuklarını kaybetmiş bir anne-baba yeni bir hayata başlamak için bir çocuk evlat edinmek isterler. Yurdun müdürü onlara Cody ismindeki çocuğu önerir ve çocuğun bazı problemleri olduğunu, annesinin o çok küçükken öldüğünü ve o güne dek evlatlık gittiği ailelerde bir takım sorunlar yaşandığını anlatır. Karı-koca bu çocuğa biraz da acır ve onu evlatlık edinmeye karar verirler.

Cody sessiz bir çocuktur ve uyuma problemleri yaşamaktadır. Uyuduğunda ortaya bir canavarın çıktığını ve kötü şeyler yaptığını anlatır. Hatta ona göre annesini bile bu canavar yemiştir. Yeni anne-baba çocuğun anlattıklarını hayal gücüne verir ve ciddiye almaz. Onun içini rahatlatıp uyumasını sağlarlar. Çok geçmeden fark edecekleri şey gerçekten inanılmazdır : Çocuk uyuduğunda rüyasında gördükleri gerçek olmaktadır. Bu önce kulağa muhteşem bir şey gibi gelse de Cody yalnızca güzel rüyalar görmemektedir, kabusları da gerçeğe bürünüyordur. 

İtiraf etmem gerekirse filmin sonunu izleyene kadar ortalama bir korku filmi olduğunu düşünüyordum. Fakat sonda yaptıkları açıklamalar öyle dokundu ki bana film favorilerim arasına girdi. Yine fantastik yönü ağır basan filmler izlemekten hoşlanıyorsanız mutlaka izlemeniz gereken bir film Before I Wake. 


The Visit

(2015)


IMDB Puanı : 6,2

Yavaş ilerleyip sonra birden manyağa bağlayan film. Aklımda bu şekilde kalmış.

Annelerinin bir meşguliyeti sebebiyle iki kardeş daha önce hiç görmedikleri büyükanne ve büyükbabalarının yanına giderler. Anneleri ile araları biraz açık olan büyükler torunlarını büyük mutlulukla karşılarlar. Sonra tuhaf olaylar olmaya başlar.

Hikayeyi iki kardeşin el kamerasından izliyoruz ki bu şekilde çekilen korku filmleri bende iki kat etkiye sebep oluyor, yani daha çok korkuyorum. İlk önce bundan hoşlanmayacağımı sanmıştım, bir de film yavaş ilerliyordu fakat kendi kendime yarım saat izlemeye söz verdim. Yarım saat geçti, tam filmi kapatacaktım ki akla zarar bir sahne geldi ve beni yerime resmen çiviledi. O dakikadan sonra olanlar beni gerçekten çok gerdi ve birkaç yerde çığlık attım sanıyorum. 

Özellikle sonlara doğru gerilimin dozu iyice arttı. Eğer böyle filmlerden olması gerektiği kadar korkuyorsanız, bu filmi yalnız izlemeyin bence. Ama kesinlikle izleyin. 


Umarım bu yazı dizisine düzenli olarak devam edebilirim. Sadece film önerileriyle sınırlı kalmak da istemiyorum. Öneri yazısı okumayı çok sevdiğim gibi yazmayı da çok sevdiğimden kalıcı olsun istiyorum, bir anlık heves olmasın.

Umarım sizin de bu tip yazıları okumak hoşunuza gidiyordur. 

Yukarıdaki filmlerden izledikleriniz varsa, düşüncelerinizi lütfen benimle paylaşın!

Gerilim-Korku türünde film önerileriniz varsa aşağıya yorum olarak bırakmayı da unutmayın!

Bir sonraki öneri yazısında görüşmek üzere!

5 Haziran 2017 Pazartesi

30 Şarkı Meydan Okuması | 27/28/29/30. Gün



Meydan okumanın sonuna geldik ve ben ne çabuk geçtiğine inanamıyorum. Öncelikle bu meydan okumayı Türkçeleştirip bizlerle paylaşan, bu güzel etkinliğe ön ayak olan çok sevgili Öneri Makinesi'ne çok çok teşekkür ediyorum kendi adıma. Şu hayatta beni mutlu eden küçük şeylerden biri de yeni şarkılar keşfetmektir ve bu etkinlik sayesinde daha önce dinlemediğim birçok şarkı keşfettim, unutmaya yüz tuttuklarımı hatırlayıp yeniden dinlerken büyük keyif aldım. 

Kısacası benim için çok eğlenceli bir uğraş oldu her gün için bir şarkı bulmak, başkalarının paylaştıklarını dinlemek. Başka meydan okumalarda görüşmek üzere.


* Kalbini kıran bir şarkı *

Another Love / Tom Odell



* Sesini çok sevdiğin sanatçıdan bir şarkı *

Scars / James Bay



* Çocukluğundan hatırladığın bir şarkı *

Boş Ver Arkadaş / İlhan İrem



* Sana seni anlatan bir şarkı * 

Olmalı mı Olmamalı mı? / Bülent Ortaçgil


2 Haziran 2017 Cuma

Aylık Rapor | Mayıs 2017


Okunanlar

Bu ay da çok hızlı geçip gitti. Okula çok az gitmişim gibi geliyor bana Mayıs ayında, bu yüzden de evde çok vakit geçirdim. 2017'den beri en çok kitap okuduğum ay oldu Mayıs, çok mutluyum. Bu aya kadar hep dört, taş çatlasın beş kitap okuyabiliyordum ama bu ay tam sekiz kitap okuyarak bu lanetten kurtuldum. Aylık on kitap hedefime biraz daha yaklaşmış hissediyorum.



- Puslu Kıtalar Atlası / İhsan Oktay Anar 5/5

Aya böyle harika bir kitapla başlamak ruh halimi gerçekten etkiledi. Muhteşemdi. Kitap hakkındaki görüşlerimi okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

- Evrenin Sonundaki Restoran / Douglas Adams 5/5

- Amok Koşucusu / Stefan Zweig 5/5

Ne diyebilirim ki. Zweig her kitabıyla daha fazla gönlümü kazanıyor.

- Demir Ökçe / Jack London 5/5

Okumayı çok istediğim kitaplardan biriydi Demir Ökçe ve bütün beklentilerimi karşıladı. Jack London kalemine hayran olduğum, görüşlerine de bir o kadar saygı duyduğum bir yazar. Kitap hakkındaki yorum yazımı  buradan okuyabilirsiniz.

- Aile Çay Bahçesi / Yekta Kopan 3/5

Yekta Kopan, yazarlığını merak ettiğim bir isimdi ve ani bir kararla bu kitabına başlamıştım. Fakat ne yazık ki beklediğimi bulamadım. Yorum yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

- Kitab-ül Hiyel / İhsan Oktay Anar 5/5

Anlatılmaz yaşanır türden kitaplardan Kitab-ül Hiyel. Ne desem, nasıl övsem kafi gelmeyecek. Düşüncelerimi buradan okuyabilirsiniz.

- Kadınsız Erkekler / Haruki Murakami 2/5

Hiç okumadığınız bir yazara doğru kitaptan başlamak cidden çok önemli. Murakami seveceğimden emin olduğum bir yazardı fakat bir öykü kitabından başlamak benim için bir hataydı bence. Hala beğeneceğim kitapları olduğunu düşünerek yazarın başka eserlerine yöneleceğim. Kadınsız Erkekleri beğenmedim.

- Austen Diyarı / Shannon Hale 2/5

Birkaç yerde yorumunu görüp acayip heveslenip başladım. Aslında final haftamda iyi gitti. Çabuk bitti, akıcıydı filan. Belki Austen hayranı olsaydım daha çok keyif alırdım. Arada lazım ama böyle kafa yormayan çerezlik kitaplar okumak.

İzlenenler

Filmler

- Sen Benim Her Şeyimsin (2016) 5/5

Beklediğimden daha güzel bir filmdi. Verdiği mesaj da çok hoşuma gitti.

- Boksuneun naui geot (2002) 3/5

Çok feci bir filmdi. Ne desem bilemiyorum. Sadece. Feciydi.

- Busanhaeng (2016) 5/5

Goblin dizisinden tanıdığımız, gönlümüze taht kuran Gong Yoo'nun baş rolünde oynadığı Busan Treni keyifle izlediğim bir film oldu. Bu kadar iyi gerebileceğini düşünmemiştim. Helal olsun.

- Çalgı Çengi : İkimiz (2016) 5/5

Ahmet Kural&Murat Cemcir ikilisini seviyorum. Yaptıkları işleri de seviyorum. Seviyorum işte.

- John Wick / Chapter 2 (2017) 3/5

Ne boş filmdi ya. Şimdi sevenler belki beni taşlayacak da. Abartılı kovalamaca sahnelerinden başka ne vardı Allah aşkına? :D

- The Ones Below (2015) 2/5

Aslında hayretle izledim filmi biraz. Sadece yeterince geremedi, gizemi dozunda veremedi, merak ettiremedi. Aynı konu daha etkileyici işlenebilir.

Diziler

- Healer (2014) 5/5

Park Ming Young'u gerçekten çok seviyorum, o nasıl bir sevimliliktir yahu! Aynı zamanda bu dizi Ji Chang Wook ile tanışmama vesile olan dizidir, yeri ayrıdır artık :D Şaka maka çok sağlam dizi, izlemediyseniz durmayın!

- The K2 (2016) 3/5

Sadece ama sadece Ji Chang Wook için başladığım, yine sadece onun için bitirdiğim, absürt dövüş sahneleri olan, kurguyu ne yapacağını bilemeyen senaristlerin elinde çarçur olmuş dizidir kendisi. Doya doya Ji Chang Wook izlemek istiyorsanız buyurun ama aksi takdirde izlemeseniz de olur yani.


Siz Mayıs ayında neler yaptınız?

Benimle paylaşın!