19 Ekim 2017 Perşembe

Dizi Yorumu : Goblin


쓸쓸하고 찬란하神-도깨비

Goblin : The Lonely and Great God

Tür : Romantik/Dram/Fantastik

Yayın Yılı : 2016

Yönetmen : Lee Eung-Bok

Senarist : Kim Eun-Sook





Öncelikle dikkatinizi çekmek, altını çizmek istiyorum. Bakın, dizi önerisi değil, dizi yorumu. Dolayısıyla yazı dizi hakkındaki olumlu/olumsuz düşüncelerimden oluşuyor, spoiler içeriyor.

Baştan söyleyeyim, izlemenizi kesinlikle önereceğim, benim için tüm zamanların favorileri arasına giren bir dizi olmadı. 

Neyse gelelim olumlu ama çoğunlukla olumsuz düşüncelerime.

Goblin, sanırım geçen senenin en çok konuşulan Kore yapımlarından biriydi. Başlamadan her yerde tanıtımını, heyecanla bekleyenlerin yorumlarını filan görüyordum. Hem kadrosuyla, hem de konusuyla herkes kocaman beklentilerle bekliyordu diziyi.

Dolayısıyla benim de ister istemez beklentilerim tavan yapmıştı, hem de oyuncuların hiçbirini tanımamama ve konuyu da yarım yamalak bilmeme rağmen. 

Diziyi izlemeye final yapmasına yakın bir dönemde başlamıştım. İzlemem o kadar uzun sürdü ki daha dün akşam izledim son bölümünü.

Dizinin finalini izledikten sonra netteki yorumlara şöyle bir baktım da çoğunluk bayılmış, çok sevmiş filan dedim acaba ben başka bir dizinin finalini mi izledim. Hatta yok yok, ben başka bir dizi mi izledim dedim. Hani hiç Kore dizisi izlemeyen biri olsam bu fikir değişikliğini anlayacağım ama Goblin'den çok çok daha iyi yapımlar varken onun bu kadar yüceltilmesini anlamış değilim.

Neyse, zevkler ve renkler deyip bu meseleyi burada kapatıyorum.




Oyunculuklara, kurguya, yer yer yaşattığı ters köşelere, mizahına, dramına hiçbir diyeceğim yok. Özellikle hikayesi çok sağlam bir diziydi. Geçmiş sahneleri en severek izlediğim yerler oldu. Reenkarnasyon olayı zaten bana hep ilginç gelmiştir. O da beni diziye çeken şeylerden biri olmuştu izlediğim sırada. Merak hep canlıydı, sizi diziyi izlemeye itiyordu.

Ama bir yere kadar.

İzledikten sonraki fikrim şu yönde ki bu dizi en fazla 12 bölüm olmalıymış. 12'den sonra dizi öyle saçmalamaya başladı ki kendimi devamlı gözlerimi devirirken buldum. Devam etmemin tek sebebi oyuncuların karakterlerinin hakkını vererek oynamasıydı. Kısaca diziyi bitirme nedenim bu güzel insanların performanslarıydı, yoksa senarist kafayı yemiş kesinlikle. 

Ne yapsak etsek de diziyi dört bölüm daha uzatsak diye ellerinden gelen tüm saçmalıkları ortaya dökmüşler. Bir zaman sonra olumsuz bir şey olduğunda, dram yaratılmaya çalışıldığında gözlerim bile dolmuyordu artık çünkü biliyordum, hatta emindim ki en fazla bir bölüm sonra bunun üstesinden gelecekler, her şey yoluna girecek. Bu da hikayeyi gereksiz uzattıkları için oluyordu işte.

Hele son bölüm olanlar sinirlerimi öyle bozdu ki. 30 sene geçtiği söyleniyor Eun Tak'ın ölümünün ardından ama bunu yazan insanlar düşünmüyor mu ki 30 senede bir ülkede hiçbir değişiklik olmaz mı? Düşünün bir Kore 30 sene önce nasıldı, şimdi nasıl? Ki burda bahsettiğimiz insanlar hayal gücü geniş insanlar, böyle bir kurguyu üretebiliyorlar ama 30 seneler bir zaman diliminin sebep olacağı değişiklikleri göz ardı ediyorlar.



- Ama çok güzelsiniz kiii-

Beni rahatsız eden bir başka şey de, sanki herkes mutlu olmak zorundaymış, herkesin mutlu sonunu yazmak zorundaymış gibi hissetmeleri. Zaten geçmişi bir insanların böyle bir hikaye içinde, işte Goblin'e dönüşüp, Azrail olup, reenkarnasyon geçirip bir araya gelmesi çok büyük bir tesadüfken - ki bunu da kadere bağlayıp razı olduk izleyiciler olarak - otuz yıl sonra hemen, hem de aynı vücutta reenkarne olan bir Sunny görüyoruz. Demek ki öldükten sonra sonra bu kızımız yeniden doğdu, hem de aynı bedende. 

Aynı şey Eun Tak için de geçerli. Neden aynı bedende senarist? Bir bölüm için oyuncu değiştirmek izleyiciyi memnun etmez, bunların aşkı böyle güzel diye mi düşündünüz. Böyle yaparak hikayenin kendi içindeki tutarlılığı ve gerçekçiliğini sarsacağını hiç mi hesaba katmadınız. 

Zaten dizide reenkarnasyonun prensiplerine de pek değinilmemişti. Ben kaçırdım belki ama olması gerekirdi, açıklanması gerekirdi. Sonuçta kurgunun dayandığı temellerden biri bu olay. Daha fazla, daha ilginç şeyler öğrenmek isterdim bu durumla ilgili ama sığ kalmıştı dizide. İşte, yeni bir bedende yeniden doğuyorsun olup bitiyor, demeye getirilmişti sanki.

Bir de mesela, hani 30 yılın bunun için çok kısa olduğunu filan geçtim, Eun Tak'ın reenkarne olacağından da eminiz ya - çünkü mutlu bitmek zorunda! - zavallı melodramatik hayal gücüm onun kadın olarak, hatta insan olarak değilde  akçam yaprağı olarak, geleceğini bile düşündü. Ne epik olurdu düşünsenize.

Ama yok, çiftler birleşmeli ve hikaye mutlu sonla bitmeli. Kurgunun tutarsızlık ve boşluklarla dolu olması hiç önemli değil.

Dram işleyeceksen, cesur olup yazdığın hüznün de arkasında duracaksın ve reenkarnasyona da sığınmayacaksın! :D 

Ya arkadaşlar, hala yediremiyorum ama otuz yıl içinde, aynı bedende dönmek nedir Allah aşkına? 

Neyse, çok dolmuştum, içimi döktüğüm iyi oldu. Bu diziyi harika dizi müzikleriyle ve eşsiz arka plan hikayesiyle hatırlayıp son dört bölümü kafamdan silmek istiyorum. Oyunculara da hakkını vereyim, harika oynadılar.




Diziyi çok sevenler varsa lütfen taşlamalarımın kişisel fikrim olduğunu hatırlasınlar. Sevenlere saygım sonsuz tabii. :D 

İzlememiş olanlarsa, benim gibi böyle gereksiz uzatmalardan, sündürmelerden çok rahatsız oluyorlarsa 12. bölüme kadar izlesinler. Finali kendi kafalarında yapsınlar, daha rahat ederler.

Her şeye rağmen bu dizi şunu sordurdu; aşk her şeyi affeder mi?

Gidip I'm Sorry I Love You izleyesim ve gerçek dramın tadını çıkarasım var ama... Yürek dayanır mı?

OST'ı bırakayım, cidden güzeldi. Bu vesileyle iyi analım diziyi.




Siz Goblin'i izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

9 Ekim 2017 Pazartesi

Fahrenheit 451 / Ray Bradbury | Kitap Yorumu


Fahrenheit 451

Ray Bradbury

Çeviren : Zerrin Kayalıoğlu & Korkut Kayalıoğlu

Yayım Yılı : 1953


Yıllar yıllar sonra tekrardan bir kitap yorumuyla merhaba!

Aslında kitabı bitireli biraz oldu, bir hafta kadar, ve aslında bu düşüncelerimi biraz toparlamama yardım etti. Normalde kitapları hemen bitirir bitirmez yorumlamaktan yanayımdır fakat biraz beklemek ve kitabın bana verdikleri, hissettirdikleri ve bende oluşturduğu etkiyi daha iyi anlamam için okuduktan sonra biraz beklemenin yorumlamak açısından daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum artık. 

Fahrenheit 451, adıyla, zamanında yasaklanan kitaplardan biri olmasıyla ve her şeyden daha önemlisi konusuyla her zaman okumak istediğim bir kitaptı. Neden ertelediğim hakkında hiçbir fikrim yok ama okumak isteyip de henüz okumadığımız kitapları neden beklettiğimizi hangimiz biliyor ki?

Her neyse, Fahrenheit 451'i sonunda okudum.

Çoğunuzun bildiği üzere kitap bir distopya ve itfaiye teşkilatının amacının tamamen değiştiği bir dönemi konu alıyor. Bu dönemde itfaiyeciler kitapları yakıp yok etmekle görevliler. Kitap okumak, kitap bulundurmak kesinlikle yasak ve bir ihbarla itfaiye kapınıza geliyor, kitaplarınızla birlikte evinizi de yakıyor. 

Kulağa korkunç geliyor değil mi? Zaten okurken de kendimi çok rahatsız hissettim, hayal etmesi bile kabus gibiydi benim için. 

Ana karakter Guy Montag, bir itfaiye çalışanıdır ve onun da görevi diğer meslektaşları gibi ihbar edilen yerlere gidip kitapları yok etmektir. Bir gün aynı sokakta yaşayan 17 yaşında genç bir kızla karşılaşır ve onunla yaptığı konuşma sonunda Guy'ın yaptığı işi sorgulamasına neden olur.

Fahrenheit 451, görece kısa bir kitaptı ve mesaj verme kaygısının ağırlıklı olduğu bir hikayesi vardı. Bu yüzden eminim ki orijinal dili sade ve anlaşılırdır. Benim okuduğum çeviride ise kesinlikle bir sorun vardı, bundan eminim. Çeviride bir problem olması akıcılığı bozuyordu ve çoğu yerde anlamsız gelen cümleler okuma zevkini de yok etti ne yazık ki. Benim okuduğum basımın iki çevirmeni var ve galiba sorun da buradan kaynaklanıyor. İş birliğini tutturamamış olabilirler. Ya da bilemiyorum, çeviri hoşuma gitmedi. 

Kitapların yakıldığı bir zaman söz konusu olduğundan insanlar etraflarında ne olup bittiğini bilmeyen, geçmişlerini merak etmeyen, dolayısıyla gelecekleri konusunda hiçbir kaygı taşımayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir kitleden ibaretler. Televizyon ve medya hala etkinliğini sürdürüyor bu dünyada ve insanlar üzerinde endişe verici düzeyde bir yere, bir etkiye sahipler. Tıpkı bugün de olduğu gibi aslında.

İzlemek, okumaktan daha kolay. Söylenen, öylece önümüze sunulan bilgiye inanmak, araştırıp sorgulamaktan daha kolay. Bugün de birçok insan, hatta bir sürü insan televizyonun esiri değil mi? Saçma sapan, insana hiçbir şey vermeyen hatta rezilliklerle dolu programlara bağımlı halde değiller mi? Belki ben izlemiyorum evet, sen de izlemiyorsun ama bu programları izleyen hatırı sayılır bir kitle mevcut, öyle ki yayınlanmaya devam ediyorlar. 

Kitaptaki bir ifade beni çok kızdırmış, aynı zamanda çok üzmüştü. Deniliyordu ki insanlar kitap okumayı zorla bırakmadılar. Bunu kendi istekleriyle yapmayı kestiler. 

Kitap okumak size yalnızca sahip olmadığınız bilgileri vermez; sizi yalnızca inanmadığınız şeylere inanmaya zorlamaz. Kitap okumak size bakış açısı kazandırır, açık görüşlü olmanızı sağlar. Empati yeteneğinizi geliştirir ve sizden farklı düşünen, farklı inançlara sahip olan insanlara karşı anlayış ve hoşgörü kazanmanıza yardım eder. 

Kitaplar sizi medeni kılar.

Ve bu kitapların saymakla bitmeyecek faydalarından yalnızca birkaçıdır.

Kitaptaki insanların robotlardan farkının olmaması, neredeyse iradesizleşmesi ve tam anlamıyla kontrol edilen bir kitle haline gelmesindeki en önemli sebep de bu zaten; kitap okumamaları. 

Düşünüp sorgulama yeteneğini kaybeden bu insanların aynılaşması da sömürücü, baskıcı güçlerin onları yozlaştırıp toplu halde yönetmesini, fikirlerini dahi kontrol etmesini kolaylaştırıyor yalnızca. 

Kitap düşündürdükleriyle ve ele aldığı hikayenin dehşet vericiliğiyle zaten düşük tuttuğum beklentilerimi karşıladı. Fakat itiraf etmem gerekirse bir 1984 kadar etkileyici değildi bence. Yazarın kurguladığı dünyanın konseptleri daha ayrıntılı bir şekilde verilebilirdi.

Karakterlerin yüzeyselliği onlarla bir bağ kurma olanağını imkansız hale getiriyordu mesela. Yukarıda da dediğim gibi mesaj verme odaklı bir kitaptı, fakat yine de bunu bir kurguyla vermeye çalışıyorsa yazarın, bu mesajı hikayenin içinde eritmesi gerekirdi bence. Böylece hikaye daha vurucu olabilirdi. 

Karakterlerle empati kurarak duygu ve düşüncelerine tanık olur, öyle bir atmosferde yaşasak biz neler yapıp neler hissederdik diye kafa yorardık. Ayrıca duygusal olarak bir ilişki kurulabilseydi, karakterlerin yaşadıkları daha derin etkiler bırakabilirdi okuyucuda.

Kısacası kurmaca bir öyküden çok, ders verici, uyarıcı bir kitap okumuş gibi hissettim daha çok. Bu olumsuz bir şey değil tabii, fakat dediğim gibi bu etken bende 1984'ün daha etkileyici olduğu kanısını doğurdu. 

Uzun lafın kısası, bilgiye ve kitaplara erişmek bu kadar kolayken okuyun, düşünün, sorgulayın. 

* Bu arada Fahrenheit 451, kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesiymiş. 



Siz Fahrenheit 451'i okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


3 Ekim 2017 Salı

Aylık Rapor | Eylül 2017

Düzenli yazdığım tek yazı dizisi sanırım bu aylık raporlar oldu çıktı artık. Yazın gezdim tozdum, bloga yazı giremedim, şimdi de okul dönemi başladı ve yaşadığım şok edici yoğunluk yüzünden yazı giremiyorum.

Blogumdan uzaklaştığıma gerçekten çok üzülüyorum. Mesela bu ay hiç kitap yorumu yazmamışım, belki de hakkında yorum yazacak kadar güzel kitaplar okumamamdır nedeni ama ben olumsuz düşüncelerimi de yazıyorum normalde.

Neyse, önümüzdeki aylar için umudumu kaybetmedim. En azından okul döneminin başlamasıyla hayatım düzene girdi yeniden. Belki böylece bloga yazı yazma konusunda eski tempomu ve hevesimi yakalarım. 


*Albüm için sabırlandıracak bir şarkı değil mi?*



Okunanlar

- Siyah Damar / Tarryn Fisher 1/5

Yazarın Fırsatçı serisini birkaç yaz önce okumuştum ve saçımı başımı yoldurttuğunu çok iyi hatırlıyorum. Çok da sevmemiştim ama bir şans daha vermek istedim, zira çok seveni var. Beklentim yoktu ama buna rağmen hayal kırıklığına uğradım. 

- Love, Rosie / Cecilia Ahern 2/5

Geçen yazdan beri okunmayı bekliyordu. Bu yaz, gerçi yazın okumuş sayılmıyorum ama, okuduğum tek İngilizce kitap oldu. Dili o kadar basitti ki İngilizce kitap okumaya başlayacaklar için kesinlikle tavsiye ederim. Hem güzel bir motivasyon olur, hem de hoş bir hikaye okumuş olursunuz.

Bana gelince, beklentilerim çok olduğu ve kitap bunları karşılayamadığı için iki puan verdim. Filmi daha iyiydi.

- Zaman Makinesi / H.G Wells 2/5

Sanırım bu ay, seçtiğim kitaplar beni hayal kırıklığına uğratmak için söz birliği etmiş. Uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı ve YARIYIL OKUMA MARATONU'nun Gelecekte Geçen Bir Kitap kategorisi için seçtim. Ayrıca kitap Popsugar Reading Challenge'ın da bir kategorisine uyuyordu. Bir taşla iki kuş misali.

Fakat kitaptan beklediklerimi alamadım. Bilim kurgudan daha ziyade biyolojik ve sosyolojik bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yalnızca sonu ilginç geldi ve hoşuma gitti. Bunun haricinde tahmin ettiğim gibi beni kendisine hayran bırakmadı. 


İzlenenler

Filmler

- Scare Campaign (2016) 3/5

- Cube (1997) 2/5

- The Adjustment Bureau (2011) 4/5

- Halam Geldi (2013) 5/5

- The Italian Job (2003) 3/5

- Basic Instinct (1992) 2/5

- Enemy (2013) 3/5

- A Cure For Wellnes (2016) 3/5


Diziler

- American Horror Story - Coven 4/5

Yeniden izledim, çünkü AHS'nin en sevdiğim sezonudur kendisi. Yine çok keyif aldım, yine çok gerildim. Müthişti.

- American Horror Story - Freak Show 3/5

Babamla birlikte izledik, o merak etti diye. Fena değildi ama sonu daha iyi olabilirdi bence. 

- The Big Bang Theory 1. Sezon 5/5

Geç bile kaldım bence başlamak için. Muhteşem!

- Rick and Morty 1. Sezon 5/5

Başladığında ben de izlemeye başlamış, fakat sonra devamını getirmemiştim. Sonunda devam ettim, güldürdüğü kadar sorgulattığı da bir gerçek.


Sonunda kitap okurken ellerimin üşüdüğü döneme girdik, çok mutluyum!

Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!

7 Eylül 2017 Perşembe

Aylık Rapor | Ağustos 2017


* Havaların şu kıvama gelmesini ve yorganımın altına girip saatlerce kitap okumayı çok istiyorum artık.

Okunanlar 

- Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri / Joel Goebel 5/5

Yorumu için tıklayın.

- Amat / İhsan Oktay Anar 5/5

Yorumu için tıklayın.

- Suskunlar / İhsan Oktay Anar 5/5


İzlenenler

Filmler

- Unforgettable (2017) 4/5

- No Stranger Than Love (2016) 3/5

- Triangle (2009) 5/5

- 11:14 (2003) 5/5

- Coherence (2013) 5/5

- Lola Rennt (1998) 3/5

- Timecrimes (2007) 4/5

- The Man From Earth (2007) 2/5

- Tatlım Tatlım (2017) 4/5

- American History X (1998) 5/5

- Pineapple Express (2008) 4/5

- Kiss Kiss Bang Bang (2005) 3/5

- Filistin'e Veda (1995) 3/5

- Mr. Brooks (2007) 2/5

- Awake (2007) 4/5

- Frequency (2000) 3/5



Diziler

- The White Queen (2013) 5/5

- The White Princess (2017) 5/5

- Lookokut (2017) 3/5

İzlediğim en saçma ve en anlamsız finallerden biriydi. Neden dram yaratma zorunluluğu hissederler, neden zorlama bir son yapmak için bu kadar uğraşırlar anlamıyorum. Dizinin son beş altı bölümü tekrarlarla geçmişti zaten, güzelim diziyi sündürüp içine ettiler sonunda. Oyunculara, ana kurguya en çok da bize yazık.

- Will (2017) 1. Sezon 5/5

Dönem dizisi arayışlarımda rastgele bulduğum bir diziydi Will. Shakaspeare'in gizemli ve teorilerle dolu yaşamı çok ilgimi çektiğinden bir de bu bakış açısından izleyeyim dedim. Pişman da olmadım. Havası çok kendine hastı dizinin. İzleyiciyi içine çekme konusunda da başarılı olmuştu bence. Aksiyonu filan da yerindeydi. Gayet izlenebilir.

- Game of Thrones (2010) 7. Sezon 4/5

Belki birçoklarının beklentilerini karşıladı, özellikle sezon finaliyle çoğu kişiyi tatmin etti, bununla da kalmadı içini rahatlattı ama bu sezon özellikle finaliyle, benim izlediğim en vasat sezonuydu dizinin. Verdiği açıklar, karakterlerin tahmin edilesi hamleleri, zaman konusundaki tutarsızlıklar derken, dizinin benim gözümde farklı olmasının sebepleri bir bir öldü. Yalnızca seyircinin "Vay be" demesi için çekilen sahnelerden tutun da önceki sezonlarda verilen olağanüstü ince detayların bu sezonda adeta insanın gözüne sokulan aşikar durumlara dönüşmesi eski havasını kaybettiğini hissetmeme neden oldu. Özellikle son bölüm olan şey, öyle beklendik, öyle sıradan ve öyle basit geldi ki bana Game of Thrones gibi bir kurguda sırıttı, çok absürttü. Herhangi bir dizide bu kadar sorun etmezdim cidden ama ben GoT'u ters köşeleriyle, öngörülemez olay örgüsüyle seviyordum. 

Bu ne şimdi?




Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!



27 Ağustos 2017 Pazar

Pazar 6'lısı : Geçmiş Yazları Hatırlatan 6 Kitap


Herkese ağustos ayının son pazar gününden merhaba!

Pazar 6'lılarının hep bir başını bir sonunu yakalıyormuşum gibi gelse de temaları bir yere not ediyorum, yapamadıklarımı da yapacağım mutlaka.

Bu haftanın konusu bize geçmiş yazları hatırlatan kitaplar. Bu hafta biraz eskileri yad edeceğiz yani, en sevdiğimm...

Öncelikle söylemeden geçmek istemiyorum, bana bu yazı hatırlatacak kitaplar - okuduğum bir avuç kitap içinden - İhsan Oktay Anar'ın kitapları olacak sanırım. Bu yaz onun üç kitabını daha okudum ve işte bu kitaplar bu yazımı unutulmaz kılan etkenler arasında üst sıralarda : Efrasiyabın Hikayeleri, Amat ve Suskunlar.

Suskunlar dün bitti ve beni kendisine hayran bıraktı. Evet, yine. Becerebilirsem kelimelerimi toparlamayı yorumu gelecek.

Şimdi gelelim bana eski yazlarımı hatırlatan kitaplara;



1- The Night Circus / Erin Morgenstein | 2016 

Geçen sene yazın bu kitapla birlikte okuma hızım düşmüştü, belki de ana dilimde olmadığı içindi bilmiyorum ama kitap harikaydı. Hatta yavaş yavaş okuduğuma sonradan memnun bile olmuştum. Sonrasında kitap hakkında yabancı bir arkadaşımla da oturup sohbet etme imkanım olduğundan kitabı ve okuduğum dönemi asla unutmayacağım sanırım. 

2- Ölümcül Oyuncaklar Serisi / Cassandra Clare | 2015

Sevmeyeni çok olsa da Ölümcül Oyuncaklar benim beğendiğim bir seridir, her ne kadar ne dizi ne de film uyarlamasını sevsem de kitap serisinin oldukça kaliteli olduğunu düşünüyordum. Şimdi okusam aynı şeyleri düşünür müyüm bilmiyorum ama 2015 yazında manyak gibi okumuştum seriyi. Manyak gibi diyorum çünkü şimdi, son iki yazdır seri okuyamıyorum ve bu beni fena üzüyor. İlk kitapları okuyup sonrasında devamını getirmiyorum. Seri okumayı özledim kısacası.

3- Keşke Senden Nefret Edebilseydim / Lucy Christopher | 2015

Bu kitabı hatırlamamın sebebi konusu filan değil. Geçtiği mekan. Hikaye çölde geçiyordu ve o yaz İzmir felaket sıcaktı. Zaten hangi yaz değil ki? Neyse, karakterin sıcaktan bunalma sitemlerini okurken ben de nefessiz kaldığımı hissediyordum. Kitapla ilgili aklımda kalan en büyük şey bu sanırım.

4- Son Fedakarlık (Vampir Akademisi) / Richelle Mead | 2014

O sene ev taşımıştık ve ben deli gibi Son Fedakarlık okumaya çalışıyordum. O kadar iş arasında kitap okuduğum için az azar işitmedim değil ama son kitap olduğundan çok merak ediyordum. Kitabı bitirdiğim anı hiç unutmam mesela, ev curcunaydı hala ve ben son bölümü okuyabilmek için düzenli, derli toplu bir ortama ihtiyaç duyduğumdan sadece kilim serili balkona kapanmıştım. 

5- The Perks of Being a Wallflower / Stephen Chbosky | 2011

Lisede dil bölümünü seçmemle kendimi denemek istemiştim, gerçekten anlayabiliyor muyum ben bu dili diye. Anlıyormuşum. Okuduğum ilk İngilizce kitaptı ve büyük bir keyif almıştım okurken. Sonra da hakkında bir yazı yazmıştım o hevesle, hala da durur. 

6- Harry Potter ve Ölüm Yadigarları / J.K Rowling | 2010

Film çıkmadan önce sonunda okumak zorunda olduğum için okumuştum. Bana kalsa son kitabı asla okumazdım herhalde. Bir ara bunu ciddi ciddi düşündüm. Ne son kitabı okuyacak ne de son filmi izleyecektim ama beni biliyorsunuz, kararsız bir muggleım. O yazım, kitabı okuduktan sonra zaman zaman iç çekmekle ve kitabı görünce gözlerimin hemen dolmasıyla geçti. Atlatmak zordu.


Size geçmiş yazlarınızı hatırlatan kitaplar var mı?

Benimle paylaşın!


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Amat / İhsan Oktay Anar | Kitap Yorumu


Amat

İhsan Oktay Anar

Yayım Yılı : 2005



Herkese merhaba!

Muhteşem bir kitap hakkındaki düşüncelerimi elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım. Elimden geldiğince diyorum çünkü bu yazarın kitapları aslında anlatılmaz, yaşanır türden. Hem de nasıl...

İhsan Oktay Anar'dan okuduğum dördüncü kitap olan Amat, yine okumaya başlamadan önce çekindiğim bir kitaptı. Benden önce annem okudu ve bitirdiği andan itibaren başımın etini yedi, oku oku diye. Ben de psikolojik olarak, biri bir şey yapmamı devamlı söylediğinde işi ağırdan alır, gönülsüz yaparım.

Amat'a başladığımda da durum böyleydi. Annem her gün kaç sayfa okuduğumu, hikayenin neresinde olduğumu sordukça daha az okuyasım geliyordu fakat kitabı okuduktan sonra kadına hak verdim.

Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra biriyle konuşamamak işkence olsa gerek!

Kitabın konusundan bahsetmem gerekirse; kısaca türlü türlü insanın içinde olduğu Amat isimli bir gemide yaşananları okuyoruz. Karakterler her Anar kitabında olduğu gibi asla rastgele değil, hepsinin belirleyici özellikleri mevcut, hepsi birbirinden ilginç, sıradışı karakterler. Öne çıkanların hikayesi, arka planı anlatılmış; bu da bu tiplemeleri daha gerçekçi kılıyor okurun gözünde bence. 

İhsan Oktay Anar'ın kitaplarında en çok sevdiğim şey yazarın birçok olaya, tarihsel kişiliğe, efsanelere göndermelerde bulunması. Karakterlerinin çoğu zaman başka bir kişiyi, olayı ya da durumu simgelemesi ve bir de kelime oyunu yapması. 

Bunları yapmasına gerçekten bayılıyorum ve onun kitaplarını okurken kaçırdığım bir sürü detay vardır diye düşünüyorum. Zira yazarın yaptığı bu üstü kapalı referansları anlayabilmek için belirli bir birikim, okumuşluk, genel kültür gerekiyor bence.

Ki yine bana göre, onun kitaplarını bu kadar değerli ve eşsiz kılan da yazarın bu özelliği.

Kitabın başları, yine diğer Anar kitaplarında olduğu gibi, bana karışık geldi. Okudukça açılacağından emin olduğum için ve bu duruma diğer kitaplardan da alışık olduğum için sabrettim ve yalnızca okumanın keyfine varacağım o kısımların gelmesini bekledim. 

Kitabın ortalarında diyordum ki, "Ehh, yazarın en iyi kitabı değil. İdare eder."

Sonlara doğru açıklanan birkaç gerçekle, "Vay be, yazar yine yapmış yapacağını." dedim.

Sona geldiğimdeyse, ağzım bir karış açık kaldım.

Kitap bitti, annemle başladık romanın kritiğini yapmaya. En sevdiğim kısım da budur zaten, bir başkasıyla o kitap hakkında konuşmak ve konuştukça kitaptan daha çok şey almak, kitap hakkında daha çok şey keşfetmek. Farklı iki zihnin, bir hikayeyi nasıl değişik yönlerden algıladığını görmek beni her defasında hayrete düşürüyor ve karşımdakinin benden farklı bir bakış açısıyla kavradığı şeyleri ya da yorumladığı olguları dinlemek, bunlar hakkında tartışmaktan inanılmaz keyif alıyorum.

Neyse, diyeceğim o ki bu sohbetten sonra annemle karşılıklı olarak birkaç şeyin daha ayırdına vardık hikayeyle ilgili ve konuşurken ikimizin de hikayenin başını hatırlayamadığımızı fark ettik.

Açtık ilk sayfaları beraber okuduk bir kez daha ve ben o zaman bir kez anladım İhsan Oktay Anar'ın ne yetenekli ve usta bir yazar olduğunu. Konuya girmek için, okuyucuyu ısıtmak için yazıldığını sandığımız o ilk kısımlar aslında geri kalan hikayeyle, hikayenin sonuyla öyle güzel bir bütün oluşturuyor ki annemle yazara hayran olduk.

Eğer kitabı okumaya karar verirseniz, size tavsiyem kitabın başlarını üstünkörü okuyup geçmemeniz. Çok güzel, kitabın bütününü anlamanızı sağlayacak detaylar var ilk sayfalarda ve olur da okumanıza rağmen unutursanız benim gibi, kitap bittikten sonra baştan bir yirmi sayfayı tekrar okuyun derim. 

Kitabın benim açımdan tek eksiği, ki bu eksik de kitabın asıl anlattığını anlamamla birlikte gözümde yok oldu, gemici terimlerinin çok fazla olması ve savaş sahnelerini okurken sıkılmış olmamdı. Bu tamamen benimle alakalı bir sorun, çünkü ben detaylı savaş sahnesi okumaktan hiç keyif almıyorum genel olarak. Bu durum hoşunuza gidiyorsa, Amat'ı kesinlikle çok seveceksiniz demektir.

İhsan Oktay Anar artık tartışmasız en sevdiğim yerli yazar. Sıradaki Anar  kitabım Suskunlar olacak. 



Siz Amat'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

13 Ağustos 2017 Pazar

Pazar 6'lısı : 3 Doğru 3 Yalan



Herkese merhaba!

Pazar 6'lısı yazısı yazmayalı çok oldu, özledim. Bu haftanın teması aslında bu değildi fakat ben kitap seçip karakterlere uygun oyuncu bulmak konusunda berbat olduğumu fark edince en iyisi geçen haftanın yapamadığım temasını yapayım bari dedim. Zaten yapamadığıma üzülmüştüm, bu haftayı onunla doldurayım. 

Olay şu, aşağıya kendimle ilgili altı şey yazacağım. Bunlardan üçü doğru üçü de yanlış. Sonra sizlerden tahminlerinizi rica edeceğim. Çok eğlenceli değil mi?





1- Okuduğum kitabın bana ait olmasını isterim, bu yüzden kütüphane kültürüm yoktur.

2- Yazmak için okumak gerektiğini düşünürüm.

3- Yerli kitapları okumaktan çekinirim. 

4- E-kitap okumak konusunda sıkıntı çekmem; kitabı okumanın, elinde tutmaktan, hissetmekten daha önemli olduğuna inanırım.

5- En sevdiğim klasik eser Gurur ve Önyargı'dır.

6- Her tür kitap okurum, kitap seçerken tür farkı gözetmem.




Tahminlerinizi merak ediyorum!